Sohbet'e giris yapamiyorsaniz bilgisayariniza java kurmanizi oneririz.
Dilerseniz Evliya Script indirerek sohbete baslayin !
Sohbet'e giris yapmadan once lutfen sohbet kurallarini Okuyunuz
 

 
Nis
17

ErdoÄŸan, İç Hatlar Terminali, Antalya- Kemer Karayolu’ndaki 3 Ayrı Tünelin Açılışı İçin 2.5 SaatliÄŸine Antalya’ya Geldi.

ErdoÄŸan, 100 milyon Euro’ya malolan iç hatlar terminali için devletin kasasından kuruÅŸ çıkmadığını belirterek, “İş bilenin, kılıç kuÅŸananın” dedi. VatandaÅŸların, ‘Anayasa’yı unutma’ sözlerine ise, “Anayasamız ile yatıyor, Anayasamız ile kalkıyoruz, unutur muyuz?” diye konuÅŸtu.BaÅŸbakan Recep Tayyip ErdoÄŸan, özel ‘DAP’ uçağıyla saat 17.15′te İstanbul’dan Antalya’ya geldi. Beraberinde Kültür ve Turizm Bakanı ErtuÄŸrul Günay ile gelen BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ı, UlaÅŸtırma Bakanı Binali Yıldırım, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi BaÅŸkanı Mevlüt çavuÅŸoÄŸlu, Antalya Valisi Alaaddin Yüksel ve protokol karşıladı. BaÅŸbakan ErdoÄŸan havalimanındaki törende olaÄŸanüstü önlemlerle korundu. BaÅŸbakan ErdoÄŸan Antalya’ya gelmeden önce BaÅŸbakanlık Koruma Åžube Müdürlüğü’ne baÄŸlı bomba arama ekibinde görevli siyah Alman kurdu cinsi Dark isimli köpek, tören alanını didik didik aradı.

Özel hareket ÅŸubesine baÄŸlı keskin niÅŸancı polisler, tören alanını tepeden gören terminal çatılarına yerleÅŸtirildi. Töreni takip etmek isteyen gazeteciler ise BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ın çıktığı VIP kapısı önünde bekletilmek yerine, direk tören alanına alındı. Antalya BüyükÅŸehir Belediyesi’nin CHP’li Belediye BaÅŸkanı Mustafa Akaydın, BaÅŸbakan ErdoÄŸan’ın yaptığı açılış törenlerine katılmadı. Dün KırÅŸehir’deki Tarihi Kentler BirliÄŸi toplantısına katılan Akaydın, bugün de dayısının eÅŸi vefat ettiÄŸi için çorum’a geçti.

İç Hatlar Terminali’nin açılışında konuÅŸan BaÅŸbakan Recep Tayyip ErdoÄŸan, Antalya’ya modernize edilmiÅŸ dünya standartlarında bir terminal ile zorlu sarp, sıra daÄŸları delerek açılan üç tüneli hizmete açacaklarını söyledi. “Bu eserlerimiz hayırlı olsun, bereketler getirsin” diyen BaÅŸbakan ErdoÄŸan, Antalya’nın tarihinde görmediÄŸi hizmetlerle 7 yıllık icraatları döneminde tanıştığını, turizmde patlamanın kendi dönemlerinde olduÄŸunu, krize raÄŸmen Antalya’nın 10 milyon turiste evsahipliÄŸi yapacağını belirtti.

BaÅŸbakan ErdoÄŸan, “Tümn bu yatırımlar Antalya’ya olan sevgimizdendir” dedi.BaÅŸbakan ErdoÄŸan, Antalya İç Hatlar Terminali’nin 25 yıldan beri turizme ve kente hizmet verdiÄŸini, 6 kez tadilattan geçirildiÄŸini ve 11 yılda tamamlandığını vurguladı, 2024 yılına kadar iÅŸletmeyi ICF Airport’a verirken, “Bir ÅŸart koÅŸtuk, burayı alacaksın ve iÅŸleteceksin, ama terminal Antalya’nın büyüklüğüne yakışır ÅŸekilde” dediÄŸini hatırlattı. 100 milyon Euro’ya yapılan terminalin 11 ay gibi kısa sürede tamamlandığını ve eskisinden 3 kat daha büyük olduÄŸunu belirten ErdoÄŸan şöyle konuÅŸtu:

“Yepyeni bir terminal kazandırdık, hayırlı olsun. Terminal Ocak’ta bitti ve hizmet vermeye baÅŸladı. Eski terminal binası 11 yılda tamamlandı, ÅŸimdi 3 kat daha fazla kapasiteli olmasına raÄŸmen, 11 ayda tamamlandı, iÅŸte fark bu. İş bilenin, kılıç kuÅŸananın. Olay budur. ve iÅŸi ehline vereceksin. Ehline verdiÄŸinizde alacağınız netice bu. EÄŸer siz Ankara’ya mahkum olur, Ankara’dan çıkmazsanız, fizik olarak çıkmazsanız, kimya olarak çıkmazsanız akibet bu 11 yıl. EÄŸer çıkarsanız 11 ay iÅŸte bu. Bu 11 ayı da 3′e bölmek lazım, yani burası 4 ayda bitti demektir. Bütün bunlar bir hesabın bir gayretin neticesidir. Bu tesise tam 100 milyon Euro yatırım yapıldı. Dikkat edin, hiç kamu kaynağı kullanılmadı. Devletin kasasından bir kuruÅŸ eksilmediÄŸi gibi, buna kaynakların çeÅŸitlenmesi denir. Kaynak nerede, iÅŸte kaynak.”

Bu sırada bir vatandaşın, ‘BaÅŸbakanım Anayasayı unutma’ sözlerine gülen ErdoÄŸan, “Unuturmuyuz ya. Anayasamız ile yatıyor, Anayasamız ile kalkıyoruz. Hiç unutur muyuz?” diye yanıtladı. Antalya’nın Türkiye’nin dünyaya açılan vitrini ve vizyonu olduÄŸunun altını çizen BaÅŸbakan, Antalya- Kemer- Tekirova güzergahındaki yolun ölüm yolu olduÄŸunu hatırlattı. Yola çıkarken 15 bin kilometre duble yol yapacaklarını söylediÄŸinde, “Önce ÅŸaşırdılar, nedir bu duble yol diye. Herhalde duble meÅŸrubat anladılar” diyen BaÅŸbakan ErdoÄŸan, bakanına hazine arazilerinin olduÄŸu noktalarda iki yerine 3 gidiÅŸ, 3 geliÅŸ yapılması gerektiÄŸini söylediÄŸini hatırlattı. ErdoÄŸan yollarla ile ilgili konuÅŸmasını şöyle sürdürdü:

“Türkiye büyüyor, geliÅŸiyor. Åžu an her haneye hamdolusun, araç girer haline geldi. Benim vatandaşım otomobil sahibi oluyor. Åžehirler arasındaki yollarda bu sıkıntıları yaÅŸamamak için bu adımları atıyoruz. 79 yıl boyunca 2002 yılına kadar Antalya’ya yapılan bölünmüş yol toplamı 199 kilometre, 7.5 yılda bizim yaptığımız ne biliyor musun? 172 kilometre. Fark bu.”ErdoÄŸan, Antalya- Alanya yolunun kendi dönemlerinde yapıldığını, bizzat kendinin açtığını belirtti. Antalya- Kemer- Tekirova güzergahındaki tünellerin modern teknolojilerle donatıldığını, günde 21 bin 822 aracın geçtiÄŸini, turizm sezonunda bu rakamın 50 bini bulduÄŸunu verilerle açıklayan BaÅŸbakan ErdoÄŸan, “Antalya bir turizm ÅŸehri, bir tatil beldesi olabilir, ama bizim için Antalya dünyaya açılan kapımız, vizyonumuz. Herkes Antalya’ya tatil beldesi olarak bakabilir, biz Antalya’ya geleceÄŸin ÅŸehri olarak bakıyoruz. Sadece deniz, kum, güneÅŸ olarak bakmıyoruz. Antalya yeÅŸili, golf alanların, sportif tesisleri ve kongre merkezleri, yayla turizmi ile çok etkin hale geliyor. 4 mevsim çalışan etkinlikler alanı, destinasyon olarak görev ifa edecek, ben çok umutluyum, ben bunu Antalya’da görüyorum. Antalya dediÄŸinizde not bellidir” ÅŸeklinde konuÅŸtu.”EÄŸitimden, saÄŸlıktan bahsetmeyeceÄŸim, zaten siz yaşıyorsunuz” diyen ErdoÄŸan, Ziya PaÅŸa’nın sözünü hatırlattı, “EÅŸek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri. Olay bu. Bunları zaten siz biliyorsunuz” diye konuÅŸtu.

BAKAN YILDIRIM’IN KONUÅžMASI

Törende UlaÅŸtırma Bakanı Binali Yıldırım ise “Sayın BaÅŸbakan ‘Yol medeniyettir, su medeniyettir’ dedi, talimat verdi. Türkiye’yi baÅŸtan baÅŸa bölünmüş yollarla kuÅŸattık. DoÄŸusundan batısına, kuzeyinden güneyine artık 63 vilayetimiz bölünmüş yollarla birleÅŸiyor. Antalya da doÄŸusuyla batısıyla, hatta denizleriyle Toroslar’ıyla birlikte, Korkuteli’den Denizli’ye, Aydın’a ve Isparta üzerinden Ankara’ya bölünmüş yollarla baÄŸlandı. ‘Türkiye’de havayolunu halkın yolu yapacağız’ dediniz, talimat verdiniz ve bugün Türk insanı uçuyor Sayın BaÅŸbakanım. Türkiye’de 8 milyon vatandaşımız uçaÄŸa binerken, 36 milyon vatandaşımızı uçakla tanıştırdık. Türk insanı uçmayı bir alışkanlık haline getirdi, hayat tarzı haline getirdi. Bu da sizlerin talimatıyla yaptığımız havaalanlarıyla oldu. Sayın BaÅŸbakanım bölünmüş yollar, demiryolları, havayolları ve iletiÅŸimde iletiÅŸim otoyollarıyla Türkiye medeniyet yolunda hızla, kararlı adımlarla yürümeye devam ediyor. Bunun arkasında 72 milyon insanımızın desteÄŸi var” diye konuÅŸtu.

VALİ YüKSEL’İN SÖZLERİ

Antalya Valisi Alaaddin Yüksel de BaÅŸbakan Recep Tayyip ErdoÄŸan’ın Antalya’ya özel önem verdiÄŸini belirterek, çaÄŸdaÅŸ bir dünya ÅŸehri yaratma konusunda Antalya’ya desteklerinden dolayı BaÅŸbakan ErdoÄŸan’a “şükranlarını sunduÄŸunu” bildirdi. İnsanların ihtiyaçlarını zamanında tespit eden ve karşılayan ÅŸehirlerin dünya ÅŸehri olarak nitelendirildiÄŸini ifade eden Vali Yüksel, bu baÄŸlamda Antalya’nın da bir dünya ÅŸehri olduÄŸunu vurguladı. Vali Yüksel, “Antalya altyapısını geliÅŸtirmesiyle yaklaşık 10 milyon insanı Toroslar’ın eteklerinde ağırlayabilmektedir. Destinasyon kalitesinin artırılmasıyla Antalya turistler için daha cazip olacaktır” dedi.

‘KKTC’DEKİ SEçİMİ BARIÅž İçİNDE SONUçLANSIN’

BaÅŸbakan ErdoÄŸan, Antalya Havalimanı İç Hatlar Terminali açılışı sonrası yarın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yarın yapılacak CumhurbaÅŸkanı seçimine soru üzerine “Yarın yapılacak olan KKTC’deki cumhurbaÅŸkanlığı seçimleri ile ilgili olarak tabi temennimiz barış içerisinde herhangi bir sıkıntıya neden olmayacak ÅŸekilde bu seçimlerin sonuçlandırılmasıdır” dedi.KKTC’deki seçim sürecini hassasiyetle izlediklerini belirten ErdoÄŸan, sözlerini şöyle sürdürdü:”İnanıyorum ki Kuzey Kıbrıs’taki kardeÅŸlerimiz, soydaÅŸlarımız, Kuzey Kıbrıs’ın geleceÄŸi için en ideal olan demokratik takdirlerini kullanacaklardır. Farklı bir sürecin içerisindeyiz. Devam etmekte olan görüşmeler var, ve bu görüşmelerle birlikte de tabii Kuzey Kıbrıs’ın geleceÄŸine yönelik bir kararlı duruÅŸun devamı da ÅŸart. Bu konuda tabii, Türkiye’nin zaten bir garantör ülke olarak tutumu bellidir. İnanıyorum ki; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin önünde, bu dönem için gerek bu görüşmeler, gerekse ekonomik noktadaki mevcut durumu daha iyiye taşımak, bütün bunlar bu seçimle birlikte çok daha farklı ÅŸekilde yönlenebilir. Hayırlı olmasını temenni ediyorum ve tüm Kuzey Kıbrıslı kardeÅŸlerime en ideal ÅŸekilde takdirlerini kullanacakları inancımı tazeliyorum. Åžimdiden hayırlı olsun.”Beraberindekilerle İç Hatlar Terminali’nin açılışını bizzat terminaldeki tören alanında, tünellerin açılışını ise sinevizyondan baÄŸlantıyla gerçekleÅŸtiren BaÅŸbakan ErdoÄŸan, yeni iç hatlar terminal binasını gezdi. ErdoÄŸan daha sonra özel uçak ‘DAP’ ile saat 19.45′te Ankara’ya hareket etti.

AçILIŞI YAPILAN İKİ YATIRIMIN RAKAMLARI

11 ayda tamamlandıAntalya İç Hatlar Terminali, IC Holding’e baÄŸlı İçtaÅŸ A.Åž. tarafından 11 ayda tamamlandı ve 100 milyon Euro’ya mal oldu. Yeni terminal binası, modern ve konforlu yapısıyla dış hatlar terminaline entegre olarak inÅŸaa edildi. Uluslararası yolcu trafiÄŸinde Avrupa’da 21, tüm dünyada ise 70′inci sırada yer alan Antalya Havalimanı’nın iÅŸletmesini 2024 yılına kadar alan ICF Airport, sözleÅŸme gereÄŸi iç hatlar terminalini yüzde 30 oranında büyütüp yenileyecekti. ICF Airport yönetimi, bunun yerine yeniden yapma kararı aldı ve geçen yıl Åžubat ayında düğmeye bastı. İçtaÅŸ A.Åž., 11 ayda tamamlanan ve 100 milyon Euro’ya mal olan yeni terminal binasında yolcu güvenliÄŸi ve konforun yanı sıra, kullanım alanını da 20 binden 38 bin 500 metrekareye çıkardı. Yeni terminal binasında, eski terminalde bulunmayan dört yolcu köprüsü, köprülere özel klima sistemleri, iç hatlar binası önüne açık otopark ve apron inÅŸa edildi. Tamamen yenilenen altyapı sistemi ile uçaklara yakıt ikmali de yeni iç hatlar terminalinde yeraltından borularla saÄŸlanıyor. DHMİ kayıtlarında, eski terminal binasının 1974 yılında temelinin atıldığı ve 11 yıl sonra 15 Haziran 1985 tarihinde hizmete açılmıştı.

100 MİLYON LİRAYA 3 TüNEL

Antalya- Kemer Karayolu’ndaki Adnan Sezgin (332 metre), Altan AyaÄŸ (970 metre) ve M. Orhan Büyükalp (1.100 metre) isimleri verilen tünellerin ihalesi 14 Temmuz 2005 tarihinde yapıldı. Yer teslimi gecikmesi nedeniyle 4 Ekim 2010′da baÅŸlanan tünellerin inÅŸaatı, yapımcı firmanın plana uymaması nedeniyle ihale fesh edilerek, bir süre durduruldu. Tünelin kalan iÅŸleri ile elektrik, elektronik ve elektromekanik iÅŸleri için 16 Åžubat 2009′da yeniden ihale yapıldı. Geçen yıl içinde tünellerdeki kazı çalışmaları tamamlanarak, UlaÅŸtırma Bakanı Binali Yıldırım’ın katılımıyla 5 Eylül 2009′da ‘Işık görüldü’ töreni yapıldı. Antalya- Kemer- Tekirova hattında bulunan ve içinde tünellerin de yer aldığı toplam 60 kilometre uzunluÄŸundaki yolun 12 kilometrelik kesimi 2003 yılından önce tamamlanırken, kalan 48 kilometrelik kısmı ise tünel inÅŸaatının bitmesiyle tamamlandı. 100 milyon TL’ye mal olan toplam 2 bin 402 metre uzunluÄŸundaki 3 tünelin bulunduÄŸu 10 kilometrelik güzergah, toplam 100 kamerayla 24 saat izlenecek. Tünellerin açılmasıyla Antalya yönünden Kemer’e gidiÅŸlerde seyahat süresi 10 dakika kısalacak.

Ahmet İSTEK/ ANTALYA, (DHA)

Mar
13

Regaib Gecesi

Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn. ( Kastamonu Lahikası, 84 )
Read more…

Mar
13

Recep Ayı

Konular:

1. Recep Ayının Fazileti
2. Recep Ayında Nasıl İbadet Edilir?
2.a. Recep Ayı Girdiğinde Yapılacak Olan Duâ
2.b. Recep Ayı Orucu
2.c. Recep Ayı Namazı

Recep Ayının Fazileti (1)

Receb, tazim ve saygı anlamına gelir, îslâm öncesi Araplar Receb ayına ayrı bir ehemmiyet verirler, saygı gösterir ve ÅŸanını yüceltirlerdi. Receb ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleÅŸtirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir güven ve selâmet sahasına dönerdi. Öyle ki, bu ayda bir kimse babasının katiline rastlasa bile başını kaldırıp kaşına bakmazdı. Bu aya “sağır ay” denilmesi de sükûnet mevsimi olmasındandır.

Receb ayına sağır denmesinin bir baÅŸka anlamı da şöyle ifade edilir: Bu ayın bereketi hürmetine, bu ayda iÅŸlenen günah ve hataları manen bu ay duymamakta, mü’minlerin sadece ibadet ve sevaplarına ÅŸahitlik etmektedir. Böylece Cenab-ı Hak mü’min kullarının bu ayda iÅŸlemiÅŸ oldukları günahları bağışlamaktadır.

İslâmiyet gelince de Receb ayına mahsus olan saygı devam ettirildi. Bilhassa Regaib ve Mi’rac gibi tecellilerle ÅŸereflendirildi.
Resul-i Ekrem Efendimiz dualarında, �Allahım! Receb’i ve Şâban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaÅŸtır� buyururlardı. (2)

Receb’e, �recm ayı� da denir. Buna göre, mü’minlerin eziyet ve zahmet vermemesi için ÅŸeytanlar bu ayda taÅŸlanır, kovulup uzaklaÅŸtırılır.
Receb kelimesindeki �R� Allah’ın rahmetine, �C� Allah’ın cömertliÄŸine ve yardımına, �B� ise Allah’ın birrine (iyilik ve ihsanına) iÅŸaret eder.
Receb ayına �mutahhar� denmesinin sebebi, bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip paklanmasıdır. Receb ayının Peygamberler tarihinde ayrı bir yeri vardır. Meselâ, Nuh Aleyhisselâm ve kavmi Receb ayında gemiye binmiş ve tufandan kurtulmuşlardır.

Receb ayı Hicrî ayların yedincisi ve Ramazan’dan iki ay öncesidir. Fazileti bakımından ayrı bir yeri vardır. Regaib ve Mi’rac gibi mübarek geceleri içinde bulundurması faziletini daha da arttırmaktadır. Ayrıca, Kur’ân’da haram ayları olarak geçen dört aydan birisi olması, Müslüman kalblerdeki yerini bir kat daha daha artırmıştır.

Receb ayı, �üç aylar� olarak bilinen mübarek bir mevsimin ilk ayıdır. Bu aylara �çok sevaplı ibadet ayları� diyen Bediüzzaman, onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, mü’minlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliÅŸ vesilesi olduklarına şöyle iÅŸaret eder:

�Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.� (3)
Read more…

Mar
03

Hicretin Onuncu Senesi

Hazret-i İbrahim�in Vefatı

Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayının onuncu günü, Salı. Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, bütün insanlara karşı bir şefkat ve merhamet kaynağını andırıyordu. Mini mini yavrulara, şip şirin çocuklara karşı ise bam başka bir muhabbet, ap ayrı bir şefkat besliyordu. Hele kendi çocuklarına karşı âdeta bir şefkat ve sevgi deryâsıydı.

Hz. Hatice�den dünyaya gelen üç oğlu Kasım, Abdullah ve Tahir�i henüz Mekke�de iken ve bebek yaşta ebedî âleme uğurlamıştı. Onların ebedî âleme göçü ile mübarek kalbleri oldukça teessür duymuştu. Fakat, Hz. Mâriye�den sevgili oğlu İbrahim�in dünyaya gelişi onu bir derece teselli ediyordu. Bu sebeple, bu biricik oğlunu fazlasıyla seviyordu. Mübarek elleriyle başını okşuyor, kucağına alıp göğsüne basarak bu sevgi ve şefkatini izhar ediyordu.

Evet, şefkat �rahmet-i İlâhiyye�nin en lâtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerindendir.� Şefkatin en şirini de evlâda karşı duyulanıdır. Çocuk ise, Cenab-ı Hakkın, anne-babaya muvakketen teslim edilmiş bir emânetidir.

İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, her emânet gibi, bu emânete karşı da gereken alâkayı esirgemiyordu. Çocuğunu, Cenab-ı Hakkın rahmetinin bir cilvesi olarak görüyor ve onun için seviyor, bağrına basıyordu.

Hz. İbrahim on altı ayına henüz ayak basmıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz onun hastalandığı haberini aldı. Sevgili oğlunun annesi Hz. Mâriye ile birlikte oturdukları bağ içindeki evine gitti.

Peygamber Efendimiz, hasta yatan nur topu oğlunun gözlerinde eski parlaklığı ve hareketli bakışları göremiyordu. Gürbüz ve hareketli İbrahim, bir anda sessiz, sakin ve dünyadan küsmüş gibi duruyordu. Bu haliyle ebedî âleme yolcu olduğunu âdeta ifade etmek istiyordu.

Bunu fark eden Efendimiz, kucağında tuttuğu sevgili oğlunun yavaş yavaş kayan gözlerine bakarak, �Allah�ın takdirine karşı elden ne gelir, ey İbrahim!� buyurdu. Az sonra Hz. İbrahim fâni dünyaya gözlerini yumdu.

Bu esnada Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Hz. Abdurrahman bin Avf, �Yâ Resûlallah! Siz de mi ağlıyorsunuz? Böyle ağlamaktan halkı men etmemiş miydiniz?� deyince, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdular:

�Ey ibni Avf! Ben size günah ve ahmaklığın ifâdesi olan şu iki ağlayış ve bağırışı yasakladım: Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışından ve musîbet ve felâket sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmaktan. Benim bu ağlamam ise, şefkatin eseridir, acımadan ibârettir. Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!�1

Peygamber Efendimiz yukarıdaki dersinden sonra da göz yaşlarına hâkim olamadı. Gözleri yaşla dolunca şöyle buyurdu:

�Göz yaş döker, kalb teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!�2

Bir erkek evlâda doyamamanın hasretli gözyaşlarını akıtan Efendimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak şöyle buyurdu:

�Ey dağ! Eğer, bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah�ın bize emrettiğini söyleriz: �İnnâ lillahi ve İnnâ ileyhi râciûn��3

Teçhiz ve tekfininden sonra, en mûtenâ ve mübârek eller üzerinde Hz. İbrahim, Baki� mezarlığına götürüldü. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) orada cenaze namazını kıldırdı.

Kabir hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kabirde bir delik gördü. Kabir kazanın dikkatini çekti ve oranın kapatılmasını emretti. Kabiri kazan, �Yâ Resûlallah! O delik mevtaya ne zarar verir, ne de fayda!� deyince, Kâinatın Efendisi şu dersi verdi:

�Evet, o ölüye fayda da vermez zarar da. Ancak, dirinin gözüne zarar verir, rahatsız eder. Allah kul bir iş yapınca onu mükemmel yapmasını ister.�1

Bundan sonra Hz. İbrahim kabre kondu. Server-i Kâinat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (a.s.m.), mübarek elleriyle göz yaşları arasında kabrin üzerine toprak serpti, su serpti.

Peygamberimizin Müslümanları ikazı

Hz. İbrahim�in vefât ettiği gün güneş tutulmuştu.

Halk bunun, onun vefâtıyla ilgili olduğunu sanarak, �İbrahim�in ölümü sebebiyle güneş tutuldu� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bunu duyunca, Mescid-i Şerife vardı ve Allah�a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirama şu dersi verdi:

�Ey insanlar! Biliniz ki, güneş ve ay; Allah�ın kudret alâmetlerinden ikisidir. Bir kimsenin vefâtı veya birinin hayatı sebebiyle tutulmazlar.

�Bunları tutulmuş gördüğünüzde, hemen mescidlere gidiniz. Onlar açılıncaya kadar da Allah�a duâ ediniz, namaz kılınız!�2

Hz. İbrahim�in ölümü ile Peygamber Efendimizin çocuklarından sadece kızı Fâtıma hayatta kalmış oluyordu. Bu da onun neslinin hikmete binâen oğullarından değil, kızından devam edeceğinin bir ifadesiydi. Böylece; �Muhammed, hiçbirinizin babası değildir; o Allah�ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncusudur�1 âyet-i kerimesinin işârî mânâsı da anlaşılmış oluyordu:

�Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işâret-i gaybiyeyi fehmeder ki; Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru [erkek çocukları], rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli bir hikmete binâen kalmayacaktır. Yalnız �Rical� tâbirinin ifâdesiyle nisânın [kadınların] pederi olduğunu işâret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd, Hz. Fâtıma�nın (r.a.) nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nuranî silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idame ediyorlar.�2

* * *

Halid bin Velid�in Necran�a Gönderilmesi

Hicretin 10. senesi, Rebiülevvel ayı. (Milâdî 631.) Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz. Halid bin Velid�i dört yüz mücahidle Yemen civarındaki Necran�da oturan Haris bin Ka�boğullarına gönderdi.1

Resûlullahın Halid bin Velid�e emri şöyleydi:

�Onları üç gün İslâma dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla savaş!�2

Hz. Halid, emrindeki mücahidlerle Necran yakınına vardı. Bir kaç taraftan süvari elçiler göndererek Hâris bin Ka�boğullarını üç gün üst üste İslâmiyete dâvet etti. Necran halkı, sonunda dâvete icabet ederek Müslüman oldu.3

Bunun üzerine Hz. Halid, İslâmın ahkâmını, mesuliyetlerini öğretmek üzere aralarında bir müddet kaldı. Sonra da durumu Resûl-i Ekrem Efendimize bir mektupla bildirdi. Mektubunda ne yapması gerektiğini soruyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Hz. Halid�in mektubuna şu cevabı yazıp gönderdi:

�Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed�den Halid bin Velid�e:

�Allah�ın selâmı üzerine olsun! Senden [yaptığından] dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah�a hamdederim! Elçinin getirdiği mektubunu aldım. Mektubunda, Hâris bin Ka�boğullarının karşı koymadan Müslüman olduklarını, tek ve ortağı olmayan Allah�a îmân ettiklerini, Muhammed�in Allah�ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet getirdiklerini, Allah�ın onları doğru yola hidâyet ettiğini haber veriyorsun. Onları, Allah ve Resûlünün emirlerine göre hareket ettikleri takdirde, âhiret nimetleriyle müjdele! Aykırı hareket ettikleri takdirde, âhiret azabının dehşetiyle korkut. Artık dön gel! Onların elçileri de seninle birlikte gelsin! Allah�ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun.�1

Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) emri üzerine Hz. Halid, Hâris bin Ka�boğullarından bir heyetle Medine�ye geldi. Elçiler, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp Müslüman olduklarını haber verdiler.

Peygamber Efendimiz, Benî Hâris bin Ka�boğullarına elçiler arasında bulunan Kays bin Husayn�ı vali ve kumandan tayin etti.

Elçiler, Medine�de bir müddet kaldıktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği hediyelerle birlikte yurtlarına döndüler.2

* * *

Müslüman Beldelere Vali ve Zekât Memurları Gönderilmesi

Hicretin onuncu senesinde, İslâm güneşi bir çok beldede bütün haşmetiyle parlamaya başlamıştı. Bu sırada Peygamber Efendimiz, İslâmiyetin yayıldığı bütün beldelere vâliler ve zekât, sadaka tahsil memurları gönderdi. Necran, Hadramut, San�a, Kinde, Sadif, Yemen, Zebid, Rima�, Aden, Sahil, Cened (Yemen) vâli ve zekât tahsil memurlarının gönderildikleri yerler arasındaydı.1

Muaz bin Cebel Yemen�e gönderiliyor

Resûl-i Ekrem Efendimizin Müslüman beldelere vâli ve zekât tahsil memurları gönderdiği sıradaydı. Bir gün sabah namazından sonra cemaata dönerek, �İçinizden hanginiz Yemen�e gider?� buyurdu.

Hz. Ebû Bekir, �Ben giderim, yâ Resûlallah� dedi.

Peygamber Efendimiz hiç bir cevap vermeyip sustu. �Az sonra tekrar, �Hanginiz Yemen�e gider?� diye sordu.

Bu sefer Hz. Ömer ayağa kalktı, �Ben giderim, yâ Resûlallah� dedi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer�e de cevap vermeyip sustu.

Bir müddet bekledikten sonra tekrar, �İçinizden Yemen�e kim gider?� diye sordu.

Muaz bin Cebel (r.a.) kalkıp, �Ben giderim, yâ Resûlallah� dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), �Ey Muaz! Bu vazife senindir� buyurdu.

O sırada Yemen üç vâliliğe ayrılmıştı. Hz. Muaz vâliliklerin en büyüğü olan Cened vâliliğine tayin edilmişti. Orada kadılık yapacak, halka İslâmiyeti, Kur�an-ı Kerim okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekât ve sadakaları da vazifelilerden teslim alacaktı.

Hz. Muaz, Medine�den ayrılacağı sırada Peygamber Efendimiz ona, �Sana halli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?� diye sordu.

Hz. Muaz, �Allah�ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Eğer Allah�ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?� diye sordu.

Hz. Muaz, �Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, �Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?� diye sordu.

Hz. Muaz, �O zaman, kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti:

�Allah�a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı.�1

Yola çıkacağı sırada ise Peygamber Efendimiz, Hz. Muaz�a şu emir ve tavsiyelerde bulundu:

�Sen Ehl-i Kitap bir kavmin yanına gidiyorsun. Onları, bir olan Allah�a îmân ve benim de Resûlullah olduğuma şehâdete dâvet et. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara, Allah�ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir.

�Eğer bunu da kabul ederlerse, Allah�ın kendilerine, zenginlerden alınıp fakirlere verilecek zekâtı farz kıldığını bildir. Eğer, bunu kabul ederlerse, sakın mallarının en kıymetlilerini alma!

�Mazlumun duâsından sakın! Çünkü, bu duâ ile Allah Taâlâ arasında bir perde yoktur.�1

Bu sırada Muaz bin Cebel Hazretleri de Efendimizden bazı tavsiyelerde bulunmasını istedi, �Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerde bulun� diye ricada bulundu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Her ne halde ve nerede olursan ol, Allah�tan kork!� buyurdu.

Hz. Muaz, � Yâ Resûlallah! Bana biraz daha tavsiyelerde bulun� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, �Günahın arkasından hemen iyilik ve hayır yetiştir ki, onu yok etsin!�

Hz. Muaz, �Yâ Resûlallah! Bana tavsiyelerini arttır� diye dileğini tekrarladı.

Peygamber Efendimiz, �İnsanlara, güzel ahlâk ile muâmelede bulun!� buyurdu.2

Resûl-i Ekrem Efendimizin, Hz. Muaz ile beraberinde gönderdiği Ebû Mûsa el-Eşarî�yi uğurlarken de son tavsiyesi şu oldu:

�Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!�3

Hz. Ali�nin Yemen�e gönderilmesi

Hicretin 10. senesi, Ramazan ayı. (Milâdî 631.) Bu tarihte Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali�ye, Yemen�de bulunan Mezhiclere gidip onları İslâmiyete dâvet etmek vazifesini verdi. Hz. Ali ile birlikte üç yüz süvari vardı.1

Peygamber Efendimiz, uğurlayacağı sırada Hz. Ali, �Yâ Resûlallah! Nasıl yapacağım?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi:

�Onların topraklarına girinceye kadar yürü. Mıntıkalarına girince onları �Lâ ilâhe illallah� demeye dâvet et.

�Eğer, �Lâ ilâhe illallah� derlerse, onlara namazı emret. Zekâtlarını da alarak, fakirlerine dağıt. Başka bir şey de isteme. Şunu da bil ki, Allah�ın senin vasıtanla bir kimseye hidâyet ihsan etmesi, sana üzerinde güneşin doğduğu her şeyden Allah�ın yanında daha hayırlıdır. Onlar seninle çarpışmadıkça sen de onlarla çarpışma!�2

Hz. Ali, bu emir üzerine mâiyetindeki mücahidlerle Yemen mıntıkasına vardı. Kendisini karşılayan halkı Müslüman olmaya çağırdı. Halk bu dâvete icabet etmeyerek karşı koydu.

Bunun üzerine Hz. Ali, ordusunu düzene soktu ve onlarla çarpıştı. Mücahidlere karşı duramayan düşman, sonunda dâvete icâbet etmeye mecbur kalıp, Müslüman olmayı kabul etti.

Reislerinden bazıları gelerek Müslüman olduklarını ve arkalarında bulunan kabilelerinin de temsilcileri bulunduklarını bildirdiler. Zekâtlarını da getirip Hz. Ali�ye teslim ettiler.

Hz. Ali daha sonra, Vedâ Haccı sırasında gelip Peygamberimize kavuştu.3

Mar
03

Huneyn Muharebesi

Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630) Mekke�nin fethi ile Kureyş�in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenmişti. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi alâka, onların bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.

Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu, kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.

Resûl-i Ekrem Mekke�yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri, Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke�ye ansızın baskında bulunmaktı.

Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda izhar ediyorlardı:

�Muhammed�in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!�1

Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin lideri Mâlik bin Avf�ın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler. Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin etmişti.

Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak için bir araya geldiklerini haber alınca, derhal Abdullah bin Ebî Hadred�i bilgi almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.

Tebdil-i kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avf�ın diğer kumandanlara söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:

�Bu Muhammed�in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!�

Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekke�ye döndü ve duyduklarını olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.

Peygamberimiz ordusunu hazırladı

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını haber alınca yerinde bastırmak için süratle hazırlığa geçti.

Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin Ümeyye�ye şöyle dedi:

�Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet olarak ver.�

Safvan, �Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin etmek üzere istiyorum� buyurdu.

Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.1

Peygamberimiz, Mekke�nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir genç olan Attab bin Esîd�i Mekke�ye vali tayin etti. İslâm ve Kur�an�ı öğretmek üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.2

İslâm ordusunun Mekke�den ayrılışı

Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.

On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında Mekke�den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı. Kureyş�in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu. Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen ganimetten istifade etmekti.

Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu. Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen, tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.

Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:

�Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!�1

Halbuki onlar, Allah�ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun ap açık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.

Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla ihsas etti.

Huneyn�e varış

Şevval ayının on biri Salı günü idi.

Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları bulunan Huneyn Vadisine vardı.

Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını teslim etti.

Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali�nin, bayrakları ise Sa�d bin Ebî Vakkas ile Hz. Ömer�in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.

Hâlid bin Velid�in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.

Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül�ün üzerinde bulunuyordu. Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer geçirmişti.1

Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın �âdetullah� tabir edilen hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu açıkça ortaya koyuyordu. Allah�ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen, herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de miğfer geçiriyordu.

İlk çarpışma

Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi. Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Halid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askerî manevraya elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması ise işi bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücahidler geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takip etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.

Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.

Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu. Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz, iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:

�Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allah�ın Resûlüyüm! Ben, Muhammed bin Abdullah�ım!� diye sesleniyordu.

Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül�ün üzerinde bir cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.

İslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.

Ebû Süfyan bin Harb, �Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz� dedi.

Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan�ın bu sözlerinden hoşlanmadı.

�Ağzına taş toprak dolsun senin� diye karşılık verdi.

Yine o sırada Safvan bin Ümeyye�nin kardeşi gelip, �Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti� deyince Safvan bin Ümeyye�den şu cevabı aldı.

�Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından, Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.�

Süheyl bin Amr ise, �Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar� diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil�in oğlu İkrime, �Böyle söylemen doğru değil� dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

�İşler, ancak Allah�ın elindedir. Muhammed�in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır.�

Süheyl, İkrime�nin bu sözlerini hayretle karşıladı ve �Sen, daha önce, bu söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın?� diyerek hayretini dile getirdi.

İkrime şu cevabı verdi:

�Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım taşlara tapmış durmuşuz.�1

Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu.

Şeybe bin Osman bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden de içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber Efendimize (a.s.m.) doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas�ın elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: �Amcası oradayken ben yanına varamam� diyerek Peygamber Efendimizin (a.sm.) sol tarafına geçti. Oradan hucum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan bin Hâris�in durduğunu gördü: �Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz� diyerek bu sefer Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.

Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını çevirip gülümsedi ve �Ey Şeybe! Yanıma gel� buyurdu.

Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve �Allah�ım! Bundan şeytanın vesvese ve desiselerini gider� diye duâ etti.

Bir anda Şeybe�nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.

�Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah�ın yaratıklarından bana ondan daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.�

Daha sonra Peygamber Efendimiz, �Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş� buyurdu.

Şeybe der ki: �Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm.�1

Böylece, �Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammed�e tâbi olmadık kimse kalmasa bile, ben yine tâbi olmam� diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâmın saadetli sinesine kavuşmuş oluyordu.

Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldül�ü mahmuzlamak istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldül�ün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.

Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldül�ün dizginini tutan amcası Hz. Abbas�a, �Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen� emrini verdi. Hz. Abbas, gür sesiyle nidâ etti.1

Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık şimşekler çakıyordu. �Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz?� diyorlardı.

Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhud�da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, İslâm ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.

Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.

Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin cesâretini kırıyordu.

Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i Âlem, üzerinde bulunduğu Düldül�ün üzengisine basarak dikildi ve �İşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!�1 buyurdu.

Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, �Ben Allah�ın Resûlüyüm, Yalan yok!�2 diye seslendi.

Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu ve bütün kalbiyle Allah�ın va�dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.

Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya başladılar.

Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda Resûl-i Ekrem Düldül�ünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:

�Allah�ım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini istemezsin.�3

Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da eline bir avuç kum aldı, �Yüzleri kara olsun!� diyerek, düşman askerlerine doğru attı.4

O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.

Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı

Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.

Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:

�Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda Allah onları bozguna uğrattı. Allah Resûlünün, Düldül�ü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ gözlerimle görür gibiyim.�1

Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur�ân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:

�Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.

�Sonra Allah, Resûlünün ve mü�minlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası budur.�2

Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün üzgün terk etti. Bir kısmı Tâif�e gitti. Bir kısmı Evtas�a toplandı. Diğer bir kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.

Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.

Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri bol miktarda ganimet kalmıştı.

Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sa�doğullarından Şeymâ da vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, �Bilin ki, ben Efendinizin süt kardeşiyim� diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, �Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim� deyince, Efendimiz, �Bunu neyle ispatlarsın?� diye sordu.

Şeymâ, �Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın�1 dedi.

İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâ�yı tanıdı. Kendisiyle Sa�doğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. İnsan kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.

Daha sonra Şeymâ�ya, �İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. İstersen, faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim� buyurdu.

Şeymâ�nın cevabı şu oldu:

�Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!�2

Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymâ�nın ruh âlemi aniden aydınlandı ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.3 Peygamber Efendimiz kabilesinin yanına dönmek isteyen Şeymâ�ya iki köle verdi. Sonra da Ci�râne mevkiine gidip beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta bulunanlara deve ve davarlar verdi.

Düşmanın takib edilmesi

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil ediyordu ve Hâlid bin Velid�in kumandası altında bulunuyorlardı.

Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal ona, �Hâlid�e yetiş ve ona �Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor� de�1 diye haber gönderdi:

Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

�Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!�

Sahabînin biri, �Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?� diye sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:

�Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır.�2

Evtas�ta çarpışma

Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Âmir el-Eş�ârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman üzerine yolladı. Evtas�ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.

Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû Mûsa el-Eşârî�ye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.1

Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taif�e gidip sığındı. Daha önce de kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.

Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn�deki çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taif�e sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.

Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Ci�râne mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere bildirdi.2

Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.

Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn ile Akrâ� bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere öldürülen Âmir bin Azbat�ın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâme�nin kendilerine teslimini istiyordu.3

Uyeyne bin Hısn, �Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam� diyerek Muhallim bin Cessâme�nin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ� bin Hâbis ise Muhallim�i müdafaa ediyordu.

Resûl-i Ekrem, �Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı?� diye teklifine Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, �Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın� diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.

Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet almayı kabul etti.1

Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan davasını halletti.

Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.

Müslümanlar Muhallim bin Cessâme�ye, �Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu hareketinden dolayı senin için Allah�tan mağfiret dilesin� deyince, uzun boylu, üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim Huzur-ı Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allah�a tevbe ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allah�tan mağfiret dilemesini istedi: �Yâ Resûlallah! Pişmanım, Allah�a tevbe ediyorum. Benim için Allah�tan mağfiret dile!�

Resûl-i Ekrem, �Kimsin sen?� diye sordu.

�Muhallim bin Cessâme� diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem, �Demek sen, ona [Âmir�e] Allah�ın emânıyla emân verdin [selâmına karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?� buyurunca, Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.

Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, �Allah�ım! Muhallim bin Cessâme�yi affetme� diye beddua etti.

Bedduayı duyan Muhallim�in tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, �Yâ Resûlallah! Pişmanım! Allah�a tevbe ediyorum! Ne olur benim için Allah�tan af dile!�

Ne varki, Muhallim�in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz. Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.

Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallim�i ancak bir hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı attı.1

Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.2

Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:

�Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.3

* * *

Tâif Kuşatması

Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları olan Tâif�e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.

Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklardıran Mâlik bin Avf da gelip buraya sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif�e doğru yol almaya başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.

İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda yiyecek stoku da yapmışlardı.

Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan, mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif Mescidinin yanına nakletti.2

Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve adına da �Sâriye Mescidi� diyeceklerdir.1

Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.

Mancınık kurularak, Tâiflilerin taşa tutulması

Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, �Ben de bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek zorunda kalırdık� diyerek fikrini beyân etti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.

Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.

Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu: Düşmanı, iktisadi baskı altına almak için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, �Ey Muhammed! Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin gibi Allah�ın rızasını ve akrabalık1 hakkını gözeterek bize bırakırsın� diye seslendiler.2

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Ben, bağınızı, Allah rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum� dedi ve üzüm asmalarının kesilmesini menetti.3

Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi. İçlerinden biri, Hz. Hâlid�in er dilemesine şu cevabı verdi:

�Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son nefesimize kadar seninle çarpışırız.�4

Yeni bir taktik

Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:

�Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür� diye ilân ettirdi.1

Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur�an okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini emretti.

Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini isteyecekler, Peygamberimiz ise, �Onlar, Allah�ın azâd etmiş olduğu kimselerdir. Sizlere geri veremem!� buyurarak isteklerini reddedecektir.2

Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, �Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet ihsan eder� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti. Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, �Vallahi, Muhammed hiç bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir. Direnmenize devam ediniz� dedi.

Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Ey Uyeyne, onlara neler söyledin?� diye sordu.

Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, �Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed, sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız dedim� diye konuştu.

Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, �Yalan söylüyorsun! Sen onlara, şöyle şöyle söyledin� dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker nakletti.

Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:

�Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allah�tan affımı dilerim. Pişmanım. Allah�a tevbe ediyorum.�1

O sırada Hz. Ömerü�l-Faruk, �Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun boynunu vurayım� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda söz ederler�2 buyurdu.

Resûl-i Ekrem�in rüyâsı

Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı döküyordu.

Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, �Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin� dedi.

Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. �Buna, ben de imkân görmüyorum� buyurdu.3

Muhasaranın kaldırılması

Resûl-i Ekrem, Tâif�i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâif�i fethetme izni verilmediğini duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, �Göç etmeye hazırlanmaları, halka duyurulacak mıdır?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Evet� buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif�i terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.

Hz. Ömer, o arada bir de, �Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz mı?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi� buyurdu.

Sonra da, �Siz hemen göç etmeye bakınız� diye emretti.1

Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu. Hattâ, �Tâif�i fethetmeden nereye gideceğiz?� dedikleri de duyuluyordu.

Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir�e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, �Bu işi, Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir� diyerek cevap verdi.

Bunun üzerine Hz. Ömerü�l-Faruk�un yanına vardılar, onunla konuştular.

Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:

�Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye�de içime, Allah�tan başkasına malûm olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.

�Resûlullahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır. Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın (a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye�de sulh şartlarının yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan Müslüman oldular.

�Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allah�ın işidir. O, dilediğini Peygamberine vahyeder.�2

Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif�te bir müddet daha kalmak olduğunu fark edince, mücahidlere, �Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz� diye buyurdu.

Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar �İnşallah yarın döneceğiz� deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların bu haline tebessüm buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra Tâif�ten ayrıldı.

Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.

Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini açarak, �Allah�ım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!� diye duâ etti.1

Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte Huneyn ve Evtas�ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci�râne mevkiine dönmek üzere Tâif�ten ayrıldı.

Sürâka bin Cu�şum�un Müslüman olması

Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâif�ten Ci�râne�ye doğru yol alıyordu. Bu sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir düşüncesiyle, �Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?� diyerek üzerine yürümek bile istediler.

Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca, hicret esnasında Hz. Ebû Bekir�in kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki parmağının arasına alarak kaldırdı, �Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın yazıdır. Ben, Sürâka bin Cu�şum�um!� dedi.

Peygamber Efendimiz onu tanıdı, �Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik yapma günüdür!� buyurduktan sonra Müslümanlara, �Onu bana yaklaştırınız� diye emretti.

Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Sürâka der ki:

�Resûlullaha, �Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve sevap var mıdır?� diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), �Evet, her ciğeri olanı sulamakta insana sevap vardır� buyurdu.

�Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın zekâtını ayırıp Resûlullaha gönderdim.�1

Ganimet ve esirler

Yoluna devam eden Efendimiz Ci�râne mevkiine geldi.

Mücahidlerin bu çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.1

Alınan ganimet malları ise, �Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin ukiyye2 gümüş idi.3

Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini Mekke�ye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.4

On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce, Müslümanlar arasında bölüştürüldü.

Havazin heyetinin geliÅŸi

Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki, Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını, yurtlarındaki halkın da İslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.5

Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime�nin mensup olduğu kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini istediler.

Resûl-i Ekrem onlara, �Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir� dedi.

Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:

�İsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.

Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşenleri size geri veriyorum� buyurdu.

Sonra da ÅŸu tavsiyede bulundu:

�Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, �Biz kadınlarımız ve çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz� diye konuşursunuz. Ben de hissemi bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim.�

Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin bağışlanmasını taleb ettiler.

Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.1

Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârak dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.

Bu hadise, hem Nebiyy-i Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından dikkat çekicidir.

Mâlik bin Avf�ın Müslüman olması

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten sonra, �Mâlik bin Avf ne yapıyor?� diye sordu.

Havazin temsilcileri, �Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında bulunuyor� dediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

�Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim.�1

Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf�ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti.2

İnsanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.

�İnsanlar arasında Muhammed�in bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. İstediğin takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir.�3

Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin Avf, o andan itibaren İslâmın emir ve hizmetindeydi.

Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, �Yâ Resûlallah, deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür� diyerek, Efendimizi rahatsız ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:

�Siz, Allah�ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda bölüştürürdüm.� Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:

�Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor.�1

Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı dağıttırdı.

Müellefe-i kulûba yapılan ihsan

Ci�râne�de bulunan İslâm ordusunda Mekke�nin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz İslâmla şereflenmemiş Mekke ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise İslâma gönüllerinin ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.

Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.

İşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin gönlünü İslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.

Kureyş reisi Ebû Süfyan�a, oğlu Yezid ve Muâviye�ye yüzer deve ve kırkar ukiyye gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi: �Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.�1

Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.2

Safvan bin Ümeyye�nin Müslüman olması

Safvan bin Ümeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekke�nin fethi günü, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.

O da İslâm ordusuna katılmıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Ci�râne�de ganimetleri kontrol ettiği bir sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvan�a takıldı. O, deve koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.

Bu dikkatli bakışı, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde yatanı sezmesine kâfi geldi:

�Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?� diye seslendi.

Safvan, �Evet� dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �O halde o vadi içindekilerle beraber senin olsun!� buyurdu.

Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden istenen hiç bir şey için �Hayır� demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı, cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra, kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:

�Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz!�1

Safvan, artık kendini, İslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı. Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Böylece senelerin İslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında buluyordu.

Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:

�Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en sevgilisi olmuştu.�2

Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir. İnsanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı yetiyordu. Onun bu ciheti bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu tetkik yapıldığı zaman görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.), dost kazanma sırrını, insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin dört yüz küsur sene önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla ortaya koymuştur. Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm, bir hareket ile insanları kendine musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması gereken bir peygamber hasletidir.

Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki, Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada, huzurlarına Ashabdan Sa�d bin Ebî Vakkas çıkmış ve �Yâ Resûlallah,� demişti, �Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer deve verdiniz.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi. İtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sa�d Hazretlerine şu cevabı vermişti:

�Vallahi, Uyeyne ve Akra� gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları İslâma, imana ısındırmak için bu tarz hareket ediyorum.

�Cuayl�ı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum!�1

Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini, �Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir� diyerek dile getirmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar İslâma ve Müslümanlara bütün şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek sözler de sarf ediyordu.2

Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem Efendimize, Sa�d bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, �Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz� diye hitap etti.

Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:

�Yâ Resûlallah,� dediler, �bunları biz değil, birtakım gençlerimiz söylemişlerdir.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:

�Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi? Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?�

Ensar cemaatı, �Evet, yâ Resûlallah,� dediler, �sen bizi karanlıklar içinde buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.

�Bizler, Allah�ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed�i de (a.s.m.) peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini yap!�1

Buna rağmen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine şöyle devam etti:

�Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu söylemiş olurdunuz:

�Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen, yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz, muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim.�

Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:

�Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?�

Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, �Evet, yâ Resûlallah! Biz, buna razıyız� cevabını verdiler.

Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren hitabesini şöyle bağladı:

�Muhammed�in varlığı kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.

�Allah�ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet et!�1

Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.

Artık kesin kararlarını vermişlerdi. �Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile� dediler.

Bu eÅŸsiz bir ganimet hissesiydi.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle İslâmın sinesine celb ederken, diğer taraftan dostların kendisine karşı duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu.

Ci�râne�den Mekke�ye

Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı. Peygamberimiz, Ci�râne�de bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği mescide giderek orada namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama girdi. Daha sonra Cir�âne�den ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekke�ye girdi. Yol boyunca telbiye getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.

Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve Merve arasında sa�y yaptı. Sa�yın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş ettirdi.

Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medine�ye dönmek niyetindeydi.

Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîd�e aynı vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de İslâmı anlatmak ve Kur�an öğretmek üzere orada bıraktı.2

Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.3

* * *

Umman Hükümdarı ve Kardeşlerinin İslâma Davet Edilişi

Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı. Peygamber Efendimiz, Mekke�nin fethi ve Huneyn muzafferiyetinin verdiği sevinç ve huzur içinde Ashabıyla Medine�ye dönmüştü. Şirkin beli kırılmış, kabileler dalga dalga İslâm nuruna koşmuşlardı. Müslümanlara âdeta yeni bir kan, yeni bir heyecan ve cihad ruhu gelmişti. Arabistan�ın hemen hemen her tarafında İslâmın şerefli bayrağının dalgalanmaya başlaması, onlara huzur ve saadet veriyordu.

Bununla birlikte, kendilerine henüz İslâm dâveti ulaşmamış hükmüdarlar da vardı. Resûl-i Ekrem bu maksatla Medine�ye döner dönmez, Amr bin Âs Hazretlerini Uman�a gönderdi. Vazifesi, hükümdar Ceyfer ile kardeşi Abd�e kendisine verilen mektubu teslim etmek ve kendilerini İslâma dâvette bulunmaktı.1

Uman, Yemen-Hind Denizi sahilinde, Basra Körfezinin darlaştığı yerdeki büyük şehirlerden biri idi. Hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan bu şehirde o zaman Ezdîler hakîm durumda bulunuyorlardı. Bunlar yanında başka ırktan halk da vardı.

Amr bin Âs Hazretleri emir gereği Uman�a vardı ve mektubu hükümdar ve kardeşine teslim etti. Açılan mektupta Hz. Resûlullahın kendilerine şöyle hitap ettiğini gördüler:

�Bismillahirrahmanirrahim. Allah�ın Resûlü Muhammed bin Abdullah�tan Cülendâ�nın oğulları Cevfer ve Abd�e. Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun.

�Bundan sonra derim ki; ben her ikinizi İslâma dâvet ediyorum! Müslüman olun ki, selâmete eresiniz! Ben sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allah�ın hükümlerini tatbik etmek için Allah�ın bütün insanlara gönderdiği Resûlüyüm.

�Eğer, İslâmı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bağlı kalacaktır. Eğer Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz hükümdarlığınız elinizden çıkacak, süvariler, topraklarınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve saltanatınızı mağlup edecektir!�1

Ceyfer ile kardeşi Abd önce Müslüman olmamak hususunda tereddüt geçirdiler. Bir müddet sonra da bu tereddütlerinden kurtularak, İslâmiyetle şereflendiler ve Peygamber Efendimizin Risâletini tasdik ettiler. Bununla da kalmayan Cülendâoğulları, halkı da Müslüman olmaya çağırdılar. Bu dâveti duyan halk da seve seve Müslüman olmayı kabul etti.2

Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin emir ve tavsiyeleri gereğince Amr bin Âs Hazretleri buranın idarî işlerini üzerine aldı. Amr (r.a.), Müslüman zenginlerden zekât ve sadaka toplayacak, onları fakirlerine dağıtacaktı. Ayrıca mecusîlerden cizye alacak, Müslümanlar arasındaki davaları da halledecekti.3

Peygamber Efendimizin vefâtına kadar, Hz. Amr bu işleri yürütmek üzere Uman�da kaldı.4

* * *

Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu

Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı sonları. Peygamber Efendimiz, İslâma dâvet etmek üzere, Alâ bin Hadramî�yi bir mektupla Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sâva�ya gönderdi. Alâ bin Hadremî ile birlikte Hz. Ebû Hüreyre de bulunuyordu.1

Bahreyn, Hindistan�la Basra ve Uman arasında bulunan deniz sahilindeki memleketlerin hepsine verilen addır. Halkının bir kısmı mecusî, bir kısmı Yahudi, diğer bir kısmı ise Hıristiyandı.

Alâ bin Hadremî, Münzir bin Sâva�nın yanına vararak Peygamber Efendimizin mektubunu teslim etti. Mektupta şunlar yazılı idi:

�Bismillahirrahmanirrahim. Hidâyete uyanlara selâm olsun! Ben, seni İslâma dâvet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunanı [hükümdarlığını] yine sende bırakır.

�Şunu da bilmiş ol ki; benim dinim develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.�2

Alâ bin Hadremî ile aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Münzir bin Sâva, mecusî din Başkanı Sibuht ile birlikte Müslüman oldu.3 Böylece Münzir, dünya saltanatı yanında uhrevî saltanatı da temin edecek imanı elde ediyordu.

Hükümdar ve dini reisle birlikte halktan bir çok kimse de İslâmla şereflendi.

Hükümdar Münzir, Peygamber Efendimize bir mektup gönderdi. Müslüman olduğunu, peygamberliğini de tasdik ettiğini bildirdikten sonra, Müslüman olmayanlar ve ülkesinde bulunan mecusîlerle Yahudiler hakkında nasıl davranması gerektiğini soruyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Münzir�in bu mektubuna şu cevabı verdi:

�Bismillahirrahmanirrahim. Muhammed Resûlullahtan, Münzir bin Sâva�ya!

�Allah�ın selamı üzerine olsun! Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah�a hamdederim.

�Allah�tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed�in de Allah�ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim! Mektubunu aldım. Okuyup içindekileri dinledim.

�Sana, Yüce Allah�ı ve Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni hatırlatırım. Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış, sevabından istifade etmiş olur. Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır. Onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur.

�Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar. Senin kavmin hakkındaki şefâat ve iltimasını kabul ettim. Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları şeylere göre bırak.

�Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç. Onları geçmişte işlediklerinden mes�ul tutma! Şunu bilmiş ol ki; sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayız, vekilimiz olarak orada kalırsın! Yahudilik ve mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince, onları cizyeye bağlarsın.

�Selâm ve Allah�ın rahmeti üzerine olsun.�1

Peygamber Efendimizin, muhtelif tarihlerde Münzir bin Sâva�ya bir kaç mektup daha gönderdiği ve Münzir�in ise bunlara cevap verdiğini de burada kaydedelim.1

Resûl-i Ekrem Efendimizin emri gereğince, Alâ bin Hadremî burada kaldı ve Müslüman olanlarından öşür, müşrik olanlarından ise cizye almakta devam etti.

Yine Hicretin bu sekizinci yılında etraf kabilelerden bir çok heyetler Medine�ye gelerek Müslüman olduklarını Hz. Resûlullahın huzurlarında açıkladılar.2

* * *

Hz. İbrahim�in Dünyaya Gelişi

Hicretin 8. senesi, Zilhicce ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimizin oğlu İbrahim dünyaya geldi. Hz. Mâriye�den olan Hz. İbrahim, Peygamber Efendimizin en son evlâdı idi.1

Medine�nin yukarı tarafında, Avâli diye anılan kısmında annesine tahsis edilen bir hurma bahçesindeki evinde hayata gözlerini açan Hz. İbrahim�in doğum müjdesini Peygamberimize, oğluna ebelik vazifesini yapan Selmâ Hatunun kocası Ebû Rafi getirdi. Bu mes�ud hadisenin müjdesinden fazlasıyla memnun olan Peygamberimiz, Ebû Rafi�e bir köle bağışladı.2

Nur topu yavrusunun doğumunun yedinci günü bir kurban kestiren Resûl-i Ekrem, aynı gün oğluna ismini de verdi ve bu ismi şöyle açıkladı:

�Ona, ceddim İbrahim�in ismini koydum!�3

Emzikli Ensar kadınları Hz. Resûlullahın evlâdını emzirme bahtiyarlığına ermek için âdeta birbirleriyle yarış eder gibiydiler. Sonunda Resûl-i Ekrem Efendimiz nur topu evlâdını Ümmü Bürde Havle bint-i Münzir�e emzirmek üzere teslim etti.4 Bu vazifeyi üzerine almasından dolayı da Ümmü Bürde Havle�ye bir hurmalık tahsis etti. Hz. İbrahim vefâtına kadar sütannesi Ümmü Bürde Havle�nin yanında kaldı.

Peygamber Efendimiz, mübarek evlâdı Hz. İbrahim�i sık sık ziyârete gider, şefkat ve merhametini izhar ederek, başını okşar, bağrına basardı.

Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes bin Mâlik (r.a.), ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

�Ben, ev halkına Resûl-i Ekremden (a.s.m.), daha şefkatli, daha merhametli davranan bir kimse hayatımda görmedim.

�İbrahim, Medine�nin Avâli kısmında sütannesinin yanında bulunurken, Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk. İbrahim�in sütbabası [Ebû Seyf Bera� bin Evs] demirci idi. Evinin her tarafı dumanlanmışken, Resûlullah içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.

�Yine bir gün Resûlullah onu görmek için yola çıkmıştı. Ben de kendisini takib ediyordum. Evine vardığımızda Ebû Seyf körüğüne asılıp duruyordu. Evin içi dumana bürünmüştü. Hemen önden koştum, ona �Körüğünü durdur! Resûlullah (a.s.m.) geldi� dedim. O da körüğünü durdurdu.

�Resûlullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla konuştu.�1

* * *

Åžair Kâ’b bin Züheyr�in Müslüman Olması

Kâ�b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ�b ile Büceyr�i de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.

Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.

Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.

Bu sebeple vefâtından önce oğullarına, �Gelecek olan peygambere iman ediniz!� diye vasiyette bulunmuştu.1

Kur�an�ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip, şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.

Kâ�b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ�b bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.

Bir gün yine kardeşi Büceyr�e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ�b�ın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:

�Kim Kâ�b bin Züheyr�e rasgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır.�1

Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ�b�ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.2

Mektubu alan Kâ�b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.

Ka�b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.

Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine�ye gelen Ka�b, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâ�b, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:

�Kâ�b bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzur-u saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?�

Kâ�b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, �Evet� cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.

Bu cevap üzerine, Ka�b�ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:

�Şehâdet ederim ki, Allah�tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah�ın Resûlüdür.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), �Sen kimsin?� diye sordu.

Kâ�b, �Ben, Kâ�b bin Züheyr�im Yâ Resûlallah� diye cevap verdi.

O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. �Yâ Resûlallah! İzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım� dedi.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), �Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir�1 buyurdu.

Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka�b hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan �Banet Süâdü� isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.

�Suad�ın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; �Ey Ebû Sülmâ�nın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil� dediler.

�Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; �Seni oyalayıp teselli edemem, başının çaresine bak� dedi.

�Ben de, �Çekilin yolumdan� dedim. Rahman�ın takdir ettiği her şey elbette olacaktır.

�İnsanoğlunun mes�ud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir tabutta taşınacaktır.

�Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.

�Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.

�Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.

�Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.

�Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!

�İçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kur�an hediyesini sana ihsan eden Allah, hidâyetini arttırsın!

�Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!

�Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.

�Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.

�Burada, beni ancak Allah�ın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.

�Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli eline uzatıyorum.

�Şimdi, söz onun sözüdür!

�Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah�ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır��1

Ka�b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.

Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O �Tâc Beyit� şuydu:

�Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah�ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.�

Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.

Bundan sonra �Banet Süâdü� adlı kaside �Kaside-i Bürde� olarak anılmaya başlandı.

Ka�b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.

Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.

Ka�b, �Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem�1 diye cevap vermişti.

Fakat Hz. Muaviye, Ka�b�ın vefâtından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.2

Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.3

Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası �Mukaddes Emânetler� arasında Topkapı Sarayının �Hırka-i Saadet� dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.4

�Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.

�İçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.

�Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.

�Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21) ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.1 Bunun üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir kitabe de bulunmaktadır.

�Bu çekmece ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde �Lâ ilâhe illallah. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li�l-âlemin. Lâ ilâhe illallah el-Melikü�l-Hakkü�l-Mübîn-Muhammedün Resûlullah Sadıku�l-Va�di�l-Emîn� yazılıdır.

�Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.�2

Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara yer verir:

�Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazan�ın on beşinci günü, Topkapı Sarayına gelir. Hırka-i Saadet, merasim-i mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.

�Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.�3

* * *

Hicretin Sekizinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri

Uyeyne bin Hısn�ın Müslüman olması

Uyeyne bin Hısn, Gatafanların reisi idi. İslâm nûrunun gün geçtikçe etrafa parlak bir surette yayılması onu da düşündürüyordu. Bir gün hatırı sayılır birinden şunları dinlemişti:

�Ey Uyeyne! Sen bu dar görüşlülükten hâlâ vazgeçmeyecek misin? Muhammed, memleketler fethedip duruyor, sen ise hâlà başka şeylerle meşgulsün.

�Benî Nadirlerin, Hendek günü Benî Kurayzaların, ondan önce de Benî Kaynukaların, nihâyet Hayberlilerin işlerini sen de gördün. Halbuki, bunların hepsi de, Hicaz Yahudilerinin ileri gelenleri ve kuvvetlileri idiler.�

Uyeyne adamı tasdik etti:

�Evet! Bütün bunlar, aynen oldu.�

Nihayet, Hicretin sekizinci senesinde, Mekke�nin fethinden az önce Medine�ye gelerek Müslüman oldu.1

Benî Süleymlerin Müslüman olması

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke�yi fethe gittiği zaman sıradaydı. Kudeyd mevkiinde Süleymoğullarından 900-1000 kadar kişi gelip Peygamber Efendimizle buluştular ve orada Müslüman oldular. Mekke�nin fethinde, Huneyn ve Tâif savaşlarında İslâm ordusunda bulundular.2

İlk kısas hükmü

Tâif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam getirildi. Bu adam, Huzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.

İki taraf Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda iddialarını sıralayıp savunmalarını yaptılar.

Sonunda Peygamber Efendimiz (a.s.m.), öldürülen adama karşılık, katilin de öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.

Bu, İslâmda kısas ile neticelenen ilk kan dâvâsı idi.1

Mar
03

Hicretin Sekizinci Senesi

Hazret-i Zeyneb�in Vefatı

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin sekizinci senesine kızı Hz. Zeyneb�in vefatı hadisesi ile girdi.

Hz. Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimizin Hz. Hatice ile evliliklerinin kızlardan ilk meyvesi idi. Gariptir ki, Peygamberimizin İbrahim hariç, diğer erkek çocukları İslâmdan evvel ve henüz küçükken vefat ettikleri halde, kızları muhterem babalarının risalet devresine yetişmişlerdir. Yine Hz. Fâtıma hariç onlar da Resûl-i Ekrem hayattayken vefât etmişlerdir. Hz. Fâtıma ise, Resûl-i Kibriyânın bekâ âlemine irtihalinin teessürüyle ancak altı ay yaşayabilmişti.

Hz. Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz otuz yaşlarında iken dünyaya gelmişti.1 Annesi Hz. Hatice ile birlikte iman etmişti. Peygamber Efendimize risâlet kırk yaşında verildiğine göre, Hz. Zeyneb Müslüman olduğunda henüz on yaşlarında bulunuyordu demektir.0

Hz. Zeyneb�in kocası Ebû�l-Âs bin Rebi�, Hz. Hatice�nin kızkardeşi Hâle�nin oğlu idi. Zaten evlilikleri de Hz. Hatice�nin arzusu üzerine olmuştu.

Ebû�l-Âs, henüz bu evlilik sırasında Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Resûl-i Ekrem, Hz. Zeyneb�in onunla evlenmesine muhalefet etmedi. Çünkü, henüz o sıra Cenab-ı Hak tarafından bu tarz bir evliliği yasaklayıcı hükmü gelmemişti.2

Hz. Resûl-i Ekrem, Medine�ye hicret ettiği halde, kocasının müsaade etmeyişi sebebiyle değerli kerimesi Hz. Zeyneb Mekke�de kalmak zorunda bırakılmıştı. Ancak, rahmet-i İlâhî Ebû�l-Âs�ı Bedir Muharebesinde Müslümanların eline esir düşürmekle, Hz. Zeyneb�in imdadına yetişiyordu. Resûl-i Zişan Efendimiz, esirler arasında bulunan Ebû�l-Âs�ı fidye almaksızın serbest bırakınca o da bu taltife bir karşılık olsun diye Hz. Zeyneb�i Mekke�ye varır varmaz, Medine�ye muhterem pederinin yanına göndermişti.

Hicretin 7. yılında Ebû�l-Âs da Medine�ye gelerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Zeyneb�i tekrar kendisine mehirsiz geri verdi.1

Hz. Zeyneb vefât edince, kalbi şefkat ve merhamet dolu Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kerimesine iç gömlek yapılması için beline bağladığı fotasını çıkarıp yıkayanlara verdi ve namazını da bizzat kendisi kıldırdı.2 Sonra kazılan kabrine düşünceli ve teessür içinde indi. Biraz durduktan sonra, sevinç içinde dışarı çıktı ve şu müjdeyi verdi:

�Zeyneb�in zâifliğini düşünüp, ona kabir sıkıntısı ve hararetini hafifletmesi için Yüce Allah�a yalvardım. O da bu isteğimi kabul buyurdu.�3

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Zeyneb�i ilk defa üzerinde taşıdığı sedirde kabre koydu. Kabre de Hz. Zeyneb�in kocası Ebü�l-Âs bin Rebi�in yardımıyla indirdi.

Hz. Zeyneb Mekke�den Medine�ye deve üzerinde hevdeç içinde hicret ederken, Zîtuvâ mevkiinde, Kureyş müşriklerinden iki kişi mızrakla vurup onu bir kayanın üzerine düşürmüşlerdi. Bu hadise çocuğunun düşmesine sebep olmuş, kendisi de akan kan yüzünden hastalanmıştı. Vefâtına sebep olarak bu hastalık zikredilir.4

* * *

Amr bin Âs, Halid bin Velid ve Osman bin Talha�nın Müslüman Olması

Hicretin 8. senesi, Sefer ayı. Peygamber Efendimizle Müslümanların, Hz. Zeyneb�in vefâtıyla Hicretin sekizinci senesine üzüntü ile girdiklerini söylemiştik. Ancak bu acı olayı, tatlı hâdiseler takib edince, üzüntü ve keder de ortadan kalkıyordu. Bu üzücü hadiseden hemen sonra, Arabın üç meşhur şahsiyeti olan siyaset dâhisi Amr bin Âs, harp dâhisi1 Hâlid bin Velid ve Osman bin Talha Medine�ye geldiler ve Hz. Resûlullahın peygamberliğini tasdik ederek İslâm dairesine girdiler.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Amr bin Âs Hicretin yedinci yılında Habeşistan�da, Habeş Necaşîsinin telkin ve tavsiyesiyle Müslüman olmuş ve orada Peygamberimiz adına Necaşîye bîat vermişti.2 Bu gelişi ise, Hz. Resûlullaha bizzat bîat etmek ve Müslüman olduğunu bildirmek içindi.

Necaşînin telkini ile Müslüman olan Arabın siyâset dâhisi Amr bin Âs, Habeşistan�da bundan sonra fazla durmak istemiyor ve Resûl-i Ekreme bizzat bîat etmek üzere Medine yolunu tutuyordu.

Bu sırada Mekke�den yine aynı gayeyle iki kişi daha çıkmıştı: Halid bin Velid ve Osman bin Talha. Kader bu üçünü Hadde denilen mevkide bir araya getiriyordu.

Amr bin Âs, Hz. Hâlid bin Velid�e, �Ey Ebû Süleyman! Nereye ve ne için gidiyorsun?� diye sorarak maksadını öğrenmek istedi.

Hz. Hâlid maksadını şöyle anlattı:

�Doğru yol artık apaçık belli oldu. Mesele aydınlığa kavuştu. Bu zât şüphesiz ki peygamberdir. Vallahi, ben hemen gidip Müslüman olacağım. Bundan sonra bekleyip durmam mânâsız. Zâten, aklı başında olanlardan İslâmiyete girmeyen pek kimse de kalmadı.�1

Amr bin Âs rahat bir nefes aldı. �Vallahi, ben de Muhammed�in yanına gitmek ve Müslüman olmak istiyorum,� diyerek aynı maksadı paylaştıklarını söyledi. Sonra da hep beraber Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp Müslüman olmak istediklerini bildirmek üzere Medine�ye vardılar.

Bir zamanlar �Bütün Kureyş Müslüman olsa, ben yine Müslüman olacağımı sanmam� diyen, Peygamberimizin en şiddetli düşmanlarından hattâ bir ara vücudunu ortadan kaldırma fırsatını bile arayan Amr bin Âs. Yine bir zamanlar, müşrik ordularının başında, Müslümanlara karşı olanca cesaret ve maharetiyle çarpışan, İslâm ordusunun Uhud�da mağlûbiyeti tatmasına sebep olan Hâlid bin Velid ve bir başka şahsiyet Osman bin Talha. Şimdi bütün kötü niyetlerini bir tarafa bırakarak, hattâ unutarak, geçmişte yaptıklarının mahcubiyeti içinde Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzurunda bulunuyorlardı. Müslümanlarda sevinç dalga dalga idi. Resûl-i Ekremin Müslümanlara söylediği şu idi:

�Mekke ciğerpârelerini kucağınıza attı.�2

Manzara ulvî olduğu kadar, ibretli ve ders de verici idi. İslâmın kılıçla, tahakküm ve zorla, tehdit ve korkuyla yayılmadığının, bilâkis ruh ve gönüllere tesir ederek, onları mânen fethederek, kendini onlara beğendirerek intişar etmiş olduğunun açık ve seçik bir ifadesiydi bu kudsî manzara. Savaştan, kılıçtan, kavgadan korkmayan bu bahadırlar, hiç bir korku, hiç bir tehdit ve hiç bir aldatma olmadan, gönüllerinden gelen samimî bir arzu ile Hz. Resûlullahın huzurunda diz çökmüş duruyorlardı.

Gerçi zor ve zulüm ile zahirî bir hâkimiyet, bir tahakküm kısa bir zamanda elde edilebilir. Ama bu hâkimiyet geçici olur, devam etmez, ruh ve vicdanlara da tesir etmez.

En büyük ve devamlı hâkimiyet ise, bütün fikirleri, kalb ve ruhları tesiri altına alarak ve kendini onlara zahiren ve bâtınen beğendirmek suretiyle elde edilen hâkimiyettir. İşte bunu İslâmiyet namına Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gerçekleştirmiştir.

Teker teker bîat

Önce Halid bin Velid, Peygamber Efendimize (a.s.m.) sadakat elini uzattı ve Müslüman olarak saadet dâiresine girme şerefine erişti.

Resûl-i Ekrem, böyle bir bahadırın İslâmla müşerref olup kendi safında yer almasından dolayı Allah�a hamd ve senâdan sonra Hz. Halid�e şöyle dedi:

�Ben, zaten senin akıllı biri olduğunu biliyordum. Bu akıllılığın seni er geç hayra kavuşturacağını da ümit ediyordum.�1

Ancak, Hz. Hâlid, o anda huzurunda bulunduğu Hz. Resûlullaha karşı geçmişte yapmış olduklarından dolayı mahcup ve mahzundu. Utancından başını kaldırıp Efendimize bakamıyordu. Yaptıklarının kalb ve ruhuna yüklediği ağır vebâl yükünü üzerinden atıp mânen hafiflik ve huzura kavuşturacak bir yol arıyordu. Server-i Kâinat Efendimize bu halini şöyle arzetti:

�Yâ Resûlallah! Sana karşı yapılmış olan harblerin hepsinde bulunduğumu biliyorsun. Benim bu husustaki vebal ve günahımın affı için Allah�a dua etsen.�

Resûl-i Ekrem, �Ey Halid! İslâmiyet kendisinden evvel işlenmiş olan bütün günahları siler, temizler,� deyip Hz. Halid�i mânen rahatlattı. Arkasından da şöyle duâ etti:

�Allah�ım, Hâlid�in, kullarını Senin yolundan çevirmek için gösterdiği bütün gayretleriden dolayı, yüklenmiş olduğu günahlarını affeyle.�1

O andan itibaren Hâlid, güç ve kuvvetini ve harp dehasını İslâm dininin yücelip yayılması, Hz. Resûlullahın muhafazası ve Müslümanların huzur içinde yaşayıp çoğalmaları için kullanacak ve bu uğurda gösterdiği kahramanlıklarından dolayı da Peygamber Efendimizden �Seyfullah� (Allah�ın kılıcı)� ünvanını almaya hak kazanacaktır.

Hz. Hâlid bin Velid�den sonra, Peygamber Efendimizle soyu dördüncü dedesi Kusay�da birleşen Osman bin Talha, Müslüman olduğunu ilân ederek Resûl-i Ekreme bîat etti.2

Amr bin Âs�ın bîatı

Müşriklere bir çok siyasî taktik verip öğreten ve Müslümanlara en çok eziyet eden Benî Sehm Kabilesine mensup Amr bin Âs da, mahcup ve o âna kadar yaptıklarının pişmanlığı içinde Peygamber Efendimizin huzurunda bulunuyordu. Utancından başını kaldırıp Efendimize bakamıyordu.3

Kendi tâbiriyle Resûl-i Ekrem Efendimize geçmiş günahlarının ve İslâma karşı yaptıklarının affı şartı ile �şartlı bîat� etmek istiyordu.

Peygamber Efendimiz de, �Bîat et ey Amr� dedi ve ilâve etti:

�Şüphesiz İslâm, daha önce olmuş olanları siler, yok eder. Hicret de daha önce olanları siler, yok eder.�4

Bu sözler, mahcup mahcup duran Amr�ın gönlünü rahatlattı. Daha dün, Hz. Resûlullaha düşmanlıkta en şiddetliler arasında yer alan Amr; ruh, kalb, akıl ve bütün lâtifeleri iman nuruyla nurlandıktan sonra, �İnsanlardan hiç biri, bana Resûlullahtan (a.s.m.) daha sevgili ve daha yüce olmamıştır�1 diyecektir.

Hz. Resûlullaha bîat ettikten sonra, Amr bin Âs (r.a.) Mekke�ye geri döndü.2

Resûl-i Ekrem ilerde göreceğimiz gibi Hz. Amr bin Âs�ı birçok askerî birliklerin başında vazifelendirecek ve Cenâb-ı Hak onun eliyle İslâma bir çok zaferler kazandıracaktır. En meşhur fethi de Mısır Fethi olacak; bu sebeple de �Mısır Fâtihi� diye anılacaktır. Şöyle demiştir: �Vallahi Müslüman oluşumuzdan beri mühim işlerde Resûlullah Aleyhisselâm, beni ve Hâlid bin Velid�i, Ashabının hiç birinden ayırmadı.3

* * *

Benî Mürre Seferi

Hicretin 8. senesi, Sefer ayı. Hendek Muharebesinde, Müslümanları muhasara altına alan Ebû Süfyan bin Harb komutasındaki on bin kişilik ordunun dört yüzünü Benî Mürreler teşkil etmişlerdi.1

Ayrıca, Resûl-i Ekrem Efendimizin Hicretin yedinci yılında kendilerini cezalandırmak için gönderdiği Beşir bin Sa�d kumandası altındaki otuz kişilik mücahidler birliğinin yirmi sekizini de şehid etmişlerdi.2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu İslâm düşmanı kabileye de gereken dersi vermek istiyordu. Bunun için Galib bin Abdullah�ı iki yüz kişinin başında Benî Mürrelere gönderdi.

Galib bin Abdullah, emrindeki mücahidlerle Benî Mürrelerin çok yakınına kadar sokuldu. Orada mücahidlere bir hitabede bulundu. Özetle şöyle dedi:

�Bana itaatsizlik etmeyiniz! Çünkü, Resûlullah Aleyhisselâm, �Benim kumandanıma itaat eden, bana itaat etmiş, ona saygısızlık eden de, bana itaatsızlık etmiş olur� buyurmuştur. Buna binâen, siz, her ne zaman bana itaatsizlik ederseniz, Peygamberinize itaatsızlık etmiş olursunuz�3

Mücahidler, komutanlarının emriyle sabahleyin erkenden tekbirler getirerek Benî Mürrelerin üzerine baskın yaptılar. Birçoklarını öldürdüler. Kadın ve çocukları da esir aldılar. Bir çok deve, sığır ve davarı da ganimet olarak ele geçirdiler.4

Hz. Üsâme bin Zeyd, Mirdas bin Nehik adında birinin peşine düşmüş ve onu müşrik sanarak öldürmüştü. Bunu kumandan Galip bin Abdullah�a gelerek şöyle anlattı:

�Ben, birinin peşine düştüm. Kılıcımı kaldırıp vuracağım zaman, adam �Lâ ilâhe illallah� dedi.�

Galip bin Abdullah, �Peki, bunun üzerine kılıcını kınına soktun mu?� diye sordu.

Hz. Üsâme, �Hayır,� dedi, �vallahi, boyun damarını kesmedikçe vazgeçmedim.�

Mücahidler hep birden, �Vallahi,� dediler, �sen, emredilmeyen kötü bir iş yaptın; �Lâ ilâhe illallah� diyen bir adamı öldürdün.�

Hz. Üsâme, yaptığına son derece üzüldü.

Galib bin Abdullah bundan sonra emrindeki mücahidlerle Medine�ye döndü.

Medine�ye gelince, Hz. Üsâme hadiseyi Peygamber Efendimize anlattı. Resûl-i Kibriyâ hiddetle, �Ey Üsâme! Demek sen �Lâ ilâhe illallah� demiş olan bir adamı öldürdün ha!� buyurdu.

Hz. Üsâme mazeret beyan etti:

�Yâ Resûlallah! O, ancak silahtan korktuğu için �Lâ ilâhe illallah� demiştir.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mazeret karşısında daha da hiddetlendi ve şöyle buyurdu:

�Bari, adamın kalbini de yarsaydın, bu sözü gerçekten mi, yoksa yalandan mı söylediğini öğrenseydin ya!� buyurdu.1

Hz. Resûlullahın çok sevdiği ve çoğu zaman terkisinde taşıdığı Hz. Üsâme der ki: �Resûlullah Aleyhisselâm, bu sözü bana o kadar tekrarlayıp durdu ki, keşke o gün yeni Müslüman olmuş ve adamı da ben öldürmemiş olsaydım, diye içimden temenni ettim.�1

Burada şuna işaret etmek lâzımdır ki, Hz. Üsâme�nin bu sözü hakikat değil, o anda duyduğu ızdırabın mübalağa ile ifadesidir. Hz. Üsâme bu adamın kelime-i tevhidi getirmesine ehemmiyet vermeyip öldürürken, �Fakat azabımızı görünce îmân etmiş olmaları kendilerine bir fayda vermedi��2 meâlindeki âyetin zahiri ile istidlal etmiş olacaktır. Bu sebepledir ki, Peygamber Efendimiz sadece onu azarlamakla yetinip, diyetle emretmedi.

�Size İslâm selâmı veren kimseye, dünya hayatının gelip geçici nimet ve ganimetini arzu ederek, �Sen mü�min değilsin� demeyin�3 meâlindeki âyet-i kerime de bu hâdise üzerine nâzil olmuştu.4

* * *

Mü’te Muharebesi

Hicretin 8. yılı, Cemâziye�l-Evvel ayı. (Milâdî 629.) Peygamber Efendimiz, sadece büyük devletlerin hükümdarlarını mektuplar ve elçiler göndererek İslâma dâvet etmekle kalmamış, aynı zamanda onlara tâbi durumunda bulunanlara da elçi ve mektuplar vasıtasıyla İslâmı tebliğ etmişti. Busra (şimdiki Havran) valisine de Ashabdan Hâris bin Umeyr el-Ezdî Hazretlerini nâme-i Humâyunla göndermişti. Busra o sırada bir beylik idi. Valisi ve ahalisi ırken Arap oldukları halde, dinen Hıristiyan ve siyaseten de Bizans�a tâbi bulunuyorlardı.

Elçi Hâris Hazretleri, Dimaşk nâhiyelerinden Belka�a bağlı Mü�te köyüne varınca Bizans Kayzerinin Şam valilerinden olan Şürahbil bin Amrü�l-Gassanî�nin yanına çıkartılmıştı. Şürahbil, Hz. Hâris�in Peygamberimizin elçisi olduğunu öğrendiği halde, onu hunharca öldürmüştü.1

Elçisinin şehid edildiği haberini alan Resûl-i Zişân son derece müteessir oldu. Sahabe-i Güzin de fazlasıyla üzüldü. Zirâ, o ana kadar Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hiçbir elçisi öldürülmemişti.2 Hz. Hâris, Hz. Resûlullahın şehid edilen ilk ve son elçisidir.

Bu bakımdan bu vahşice cinâyet çok büyük bir mânâ taşıyordu. Doğrudan doğruya Hz. Resûlullah ve Müslümanları gönülden rencide eden çirkin bir hâdise idi. Şürahbil, bu alçakça davranışıyla, İslâma karşı olan derin kin ve düşmanlığını ortaya koyduğu gibi devletler arasında carî, �Elçiye zevâl olmaz� temel prensibini de ihlâl etmişti.

Hâdiseyi değerlendiren Resûl-i Ekrem Efendimiz, derhal bir ordu teşkil etti. 3000 mücahidden meydana gelen bu ordunun başına da kendi azadlısı olan Zeyd bin Hârise�yi tayin etti.

Resûl-i Ekrem, Zeyd bin Hârise�yi kumandan tayin ettiğini belirttikten sonra da şöyle buyurdu:

�Zeyd şehid olursa, yerine Câfer bin Ebî Talib geçsin! Câfer şehid olursa, yerine Abdullah bin Ravâha geçsin! Abdullah da şehid olursa, Müslümanlar aralarında münasib birini kendilerine kumandan seçsin!�1

Feraset sahibi Müslümanlar bu ifadelerdeki ince mânayı kavramışlardı. Gözyaşları arasında, �Yâ Resûlallah, keşki sağ kalsalar da kendilerinden faydalansak� derken, Hz. Resûlullah hiç bir cevap vermeyerek sustu.

Ya sırasıyla kumandanlığa geçecek olanlar? Onlar da âkıbetlerini Hz. Resûlullahın bu yüce sözlerinde gizli olduğunu bildikleri halde, yola çıkmada zerre kadar tereddüt göstermediler, emr-i Peygamberiye ruh u canla itâat ettiler. Evet onlar, bile bile ölüme koşuyorlardı. Ama bu ölüm normal ölümlerden farklı olacaktı ve bu ölüm onları hayat mertebelerinin en yükseğine ulaştıracaktı: şehidlik. Gönüllerinde yatan tek gaye, İ�lây-ı Kelimetullah; ruhlarını saran tek arzu ise, şehâdetti.

İşte onları coşkun bir hava içinde sefere çıkaran gaye ve arzu bu idi.

İslâm ordusunun Medine�den uğurlanışı

Üç bin kişilik İslâm ordusu bir vücud haline gelmiş, harekete hazır bekliyordu. O sırada Peygamber Efendimiz beyaz bir sancak bağlayıp komutan Hz. Zeyd�e verdi ve �Hâris bin Umeyr�in öldürüldüğü yere kadar gidiniz. Orada bulunanlara İslâmı teklif ediniz. Kabul ederlerse ne âlâ! Etmezlerse Allah�ın yardımına güvenerek onlarla çarpışınız!�1 diye emretti.

Bu tavsiyeden bile, İslâm ordusunun intikam duygusundan uzak, İslâmı teklif etmek gibi ulvî bir gayeyle yola çıkarıldığını pekâla anlamak mümkündür.

Mücahidleri uğurlamaya Resûl-i Ekremle birlikte bir çok Müslüman da Seniyyetü�l-Veda�a (Veda� Yokuşuna) kadar gelmişti. Resûl-i Ekrem burada durdu ve mücahidlere şu emir ve tavsiyelerde bulundu:

�Ben, size Allah�ın emirlerini yerine getirmenizi, yasaklarından uzak kalmanızı, Müslümanlardan yanınızda bulunanlara karşı hayırlı olmanızı ve iyi davranmanızı tasviye ederim.

�Allah yolunda Allah�ın ismiyle savaşınız!

�Ahde vefâsızlık göstermeyiniz!

�Küçük çocukları öldürmeyiniz!

�Kadınları, yaşlanmış pir-i fânileri katletmeyiniz!

�Ağaçları kesip yakmayınız!

�Evleri yıkmayınız!

�Orada, Nasranîlerin kiliselerinde, halktan uzaklaşmış, kendilerini tamamen ibâdete vermiş bir takım kimseler bulacaksınız. Sakın onlara dokunmayınız!�2 Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sonra, ordunun komutanı Hz. Zeyd bin Hârise�ye de şunları emretti:

�Müşriklerden düşmanınla karşılaştığın zaman, onları üç husustan birine dâvet et! Hangisini kabul ederlerse, onlara dokunma. Sonra onları Muhacirler yurdu olan Medine�ye hicrete dâvet et! Dâvetine icabet ederlerse, Muhacirlerin sahip oldukları haklara kendilerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendilerinin de mükellef olacaklarını bildir!

�Eğer, Müslüman olup yurtlarında oturmayı isterlerse, Müslümanların göçebe Araplar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan İlâhî hükmün, kendileri hakkında da uygulanacağını, harp ganimetlerinden kendilerine bir şey verilmeyeceğini ve ganimetten ancak Müslümanların yanında muharebe etmiş olanların faydalanacaklarını haber ver!

�Eğer, Müslüman olmaya yanaşmazlarsa, onları cizye vermeye dâvet et! Onlardan, bunu kabul edenlere dokunma!

�Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Allah�ın yardımına sığınarak onlarla çarpış!

�Eğer, muhasara ettiğin kale veya şehir halkı, kendilerini Allah�ın hükmüne göre teslim almanı senden isterlerse, onları Allah�ın hükmüne göre teslim alma! Fakat kendi hükmüne göre teslim al! Çünkü sen, Allah�ın, onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin!

�Eğer muhasara ettiğin kale veya şehir halkı, senden, kendileri için Allah�ın ve Resûlunün emânını isterlerse, sen, onlara Allah ve Resûlü adına emân verme! Fakat kendi emânını, babanın emânını ve arkadaşlarının emânını ver. Çünkü, siz kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğu emân sözünü bozacak olursanız, bu, Allah ve Resûlü adına vermiş olduğunuz emân sözünü bozmanızdan, sizin için günahça daha hafiftir.�1

Bu emir ve tavsiyelerinden sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz mücahidlerle vedalaştı. Orduyu uğurlamak için gelen Müslümanlar da, �Allah, sizleri her türlü tehlikeden korusun, yine sağ salim geri çevirsin� diyerek duâ ettiler.

Medine�ye dönen Resûl-i Kibriyâ Efendimizi ise, Abdullah bin Ravâha (r.a.) şöyle selamladı:

�Geride kalan hurmalıkta kendisine vedâ ettiğim zâta; o, en hayırlı uğurlayıcıya, en hayırlı dosta selâm olsun!�1

Artık, İslâm ordusu göz ve gönül yaşları arasında Medine�den uğurlanmıştı. Hz. Fahr-i Âlemin bizzat kendi eliyle verdiği beyaz sancak başlar üzerinde ihtişamla dalgalanıyordu. Sinedeki yürekler, Hz. Resûlullahın sunduğu sözler, verdiği öz ve ruh ile atıyordu. Çölün saf, uçsuz bucaksız sinesine süzülen bu mücahidler kimlere ve hangi diyara gidiyordu? Görünüşe bakılırsa Suriye hududunda bulunan reisliğini Şürahbil bin Amr�ın yaptığı beylikle hesaplaşmaya gidiyordu. Fakat, hayır! Bu, işin sadece dış görünüşü idi. Hakikatte ise, koca bir Bizans İmparatorluğunun gururlu, kibirli ordusuyla hesaplaşmaya gidiyordu.

Şürahbil�in hazırlanması

Göğüsleri heyecan ve cihada karşı aşkla dolu mücahidler uçsuz bucaksız kum denizini at ve deve sırtında aşmaya çalışarak yollarına devam ediyorlardı.

Bu sırada Şürahbil�in kulağına İslâm ordusunun Medine�den hareket ettiği haberi ulaştı.

Şürahbil, hazırlanmakta gecikmedi. Kayser Heraklius�a haber uçurarak, kendisinden yardım dileğinde bulundu. Bu arada, Vadi�l-Kura�ya gelip konmuş bulunan İslâm ordusuna karşı da kardeşi kumandasında bir askerî kuvveti öncü olarak gönderdi. Mücahidler, vuku bulan çatışmada komutan Sedus�u öldürdüler, birliğini de bozguna uğrattılar. Bu bozgun, Şürahbil�in gözünü korkuttu.

İlk saldırıyı başarıyla önleyen İslâm ordusu, Vadi�l-Kura�dan ayrılarak Şam topraklarından Maan�a gelip konakladılar. Mücahidler, burada korkunç bir haberle irkildiler:

�Bizans İmparatoru Heraklius, Rumlardan 100.000 askerin başına geçmiş, güneye doğru yürüyormuş. Harp âlet ve malzemeleri bakımından ordusu son derece mükemmelmiş.�

Kulakları çınlatan bu haber yalan değildi. Yalan olmadığı için de Hz. Zeyd, mücahilerin görüşlerini öğrenmek istedi. Konuşanların ekserisi şu görüşteydi:

�Resûlullah Aleyhisselâma mektup yazıp düşmanımızın sayısını bildirelim, bize savaşacak er göndersin. Ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emretmesini isteyelim.�1

O zamana kadar konuşmayan, hep susup dinleyen biri vardı ki, konuşma sırası ona gelmişti. Bu hem büyük bir şâir, hem de emsalsiz bir kahraman olan Abdullah bir Ravâha idi. Komutan Zeyd Hazretlerinin bu husustaki sorusunu kahramanca şöyle cevaplandırdı:

�Vallahi, sizin şimdi istemediğiniz şey, arzulayıp o arzu ile yola çıktığınız şehidliktir.

�Biz insanlarla, ne sayıca, ne silahca, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah�ın bizi şereflendirdiği şu din kuvvetiyle savaşıyoruz.

�Gidiniz! Çarpışınız! Bunda muhakkak iki iyilikten biri vardır: Ya şehidlik ya zafer!�2

Mücahidler, bu samimi ve yürekten sözleri, sanki Abdullah bin Ravâha�dan değil de, bir başka âlemden kendilerine bir seslenişmiş gibi dinliyorlardı. İman ve cihad aşkıyla yanan içler, bu sözlerle birden nûranî birer alev halini aldı ve �Vallahi Ravâha�nın oğlu doğru söylüyor� diyerek cesaretle düşmana doğru yol almaya başladılar.

Hesaplaşmanın başlaması

Tarih, Hicretin sekizinci yılı, Cemâziyelevvel ayını gösteriyordu. Yer, Mü�te meydanı idi.

Bir tarafta yüz bini aşan gururlu ve intizamlı Hıristiyan Bizans ordusu. Diğer tarafta, üç bin kişilik, hasmına kıyasla gayet az ve harp malzemelerinden mahrum Hz. Zeyd kumandasındaki İslâm ordusu. Birincisinde her şey var, bir tek şey yok. İkincisinde ise düşmana nisbetle hiç bir şey yok, sadece bir tek şey var: İman. Uğrunda her şeylerini fedâ etmek duygusuyla harekete geçen dinlerinin sahibi Allah�a iman ve Onun yardımına olan itimad.

Zahire bakılıp hüküm vermeye kalkıldığı takdirde görünen manzara garip bir durum arzediyordu. Kıyas kabul etmeyecek bir çokluk ve azlık karşı karşıyaydı. Nitekim, Bizans İmparatoru Heraklius, karşısında bir avuç insanı görünce, hadiseye bu kadar ehemmiyet verişinin mânâsız düştüğünü ve onları bir anda yok edeceğini düşünmüş olacak ki, kendisini tutamayarak kahkahalar savurdu. Sonra da bu kadar zahmet ve külfete mânâsızca sebebiyet verdiği için Şürahbil�i de tekdir etti.

Ne var ki, Kayser iki şeyi birbirine karıştıyordu: Görünüş ve hakikatı. Evet, görünüşte gerçekten Bizans ordusu göz kamaştırıcı bir haşmete sahipti. Ama hakikatta bu haşmetli görünüş altında cılız ve sönük bir ruh vardı. İslâm ordusu ise, görünüşte gerçekten sayıca azdı, silahça güçsüzdü. Ama hakikatta bu azlığın içinde azametli bir ruh, bir mânâ, bir heyecan ve aşk vardı. Galibiyetler, muzafferiyetler ise, tarihte ihtişamlı görünüşlerin değil, hep azametli îmânın, büyük ruhun ve haşmetli mânânın olagelmiştir.

İki taraf artık birbirlerini iyice görmüş ve süzmüşlerdi; bundan sonra bekleyip durmak mânâsızdı.

İslâm ordusunun kumandanı Hz. Zeyd bin Hârise, Resûl-i Kibriyânın teslim ettiği ak sancağı omuzlayarak ortaya atıldı. Çarpışma şimşek çakışları sür�atinde başladı. Bir anda yerler kana bulandı. Tekbir sesleri, kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, yaralı feryatları ve harp nâraları birbirine karıştı.

Hz. Zeyd�in şehâdeti

Bir elinde beyaz sancak düşmanla göğüs göğüse kahramanca çarpışan büyük kumandan Hz. Zeyd, Bizanslıların mızrak darbelerine maruz kaldı ve vücudu delik deşik oldu. Kanları etrafa sıçrıyordu. Ayakta duracak gücü kaybeden bu büyük insan, mukaddes gayesine kendisini seve seve fedâ etmenin mânevî haz ve huzuru içinde yere düşüp şehâdet mertebesine ulaştı.1

Sancak, sahibini bekliyordu. Hz. Zeyd�in şehid olduğunu gören Hz. Resûlullahın tâlimatı gereği sancağın yeni sahibi, yani kumandan Hz. Câfer, bir ok sür�atinde sıçrayarak o mübârek ak sancağı kaptığı gibi omuzladı.2 Düşman kalabalığını ve kudurgan saldırışını hiçe sayarak safları arasına elde ak sancak, cesur ve yiğitçe daldı. Zeyd�in şanlı, şerefli âkıbetine uğrayacağını bile bile kılıç sallamaya devam etti. Düşman kalabalıkmış olsun� Kuvvetliymiş, ne çıkar? Yiğit her şeye rağmen kendi vazifesini yapacaktır. Zaten yiğitlik, verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmek değil de nedir? Hem şehid olsa neyi kaybedecektir? Dünya hayatını mı? Olsun, ebedî bir hayat var ya! Dünya hayatını verip, ebedî hayatta imrenilecek mertebeleri kazanmak az şey mi?

Hz. Câfer de şehid düştü

Kumandan Hz. Câfer gibi, her mücahid aynı duygu, aynı heyecan ve aynı kudsî gaye ile düşman ordusuna saldırıyordu. İslâm ordusunda kartal cesareti, düşman askerinde karga ürkekliği vardı. Durum ne olursa olsun, İslâm ordusu kârlı çıkacaktı. Galip olurlarsa, hem maddî, hem mânevî zaferi elde etmiş olacaklar, mağlup olup şehid olurlarsa, mânevî zaferi şanlı, şerefli bir destan halinde elde edeceklerdi. Bunun için korkuları, telaşları, endişe ve tereddütleri yoktu.

Dost gözler yanında düşman gözler de, yeni kahraman kumandanın üzerinden ayrılmıyordu. Bu ürkek ve mütereddid gözler, bu kahramanın cesaretli saldırışına, önüne geleni biçmesine, karşısına çıkanı kırıp geçirmesine hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu.

Ne var ki, Hz. Câfer�in de mukadder âkıbeti yaklaşıyordu. İnen hâin bir kılıç darbesi, sağ kolunu bileğinden kesti. Bu sefer şanlı sancağı, sol eline aldı. Ama fazla sürmeden bu kolu da kesildi. Eğer alabilirse, manzarayı hayalinizde canlandırınız ve bu büyük kahramanın İ�lâ-yı Kelimetullah uğrunda gösterdiği gayreti, hamiyeti hayranlıkla seyrediniz. Bu eşsiz kahraman, Resûller Resûlünün teslim ettiği, İslâmın izzetini, ordunun şerefini temsil eden mübârek sancağı yere düşürmemek için, bileklerinden aşağısı yere düşmüş kolları ile ona sarıldı.1 Artık düşman saldırısına karşı koyacak durumu yoktu. O anda tek gayesi, o şanlı ve şerefli bayrağı yere düşürmeden üçüncü ele teslim etmekti. İlâhî Yarabbi! Bu ne haşmetli iman, bu ne büyük bir ideal, bu ne kudsî gaye, bu ne ulvî gayret ve hamiyyet! Bizim şu anda havsalamıza sığdıramadığımız hadiseyi Hz. Câfer (r.a.) bizzat yaşıyordu.

Bu haşmetli manzara, haliyle fazla devam etmedi ve düşmandan gelen kılıç darbeleri Hz. Câfer�i de, Hz. Zeyd�in kavuştuğu şehidlik mertebesine çıkardı.2 Henüz o sıra 41 yaşında bulunan bu İslâm kahramanının vücuduna baktıklarında doksandan ziyâde mızrak, ok ve kılıç yarası görmüşlerdi.3

Sancak Abdullah bin Revahâ�nın omuzunda

Kumandanlık sırası Abdullah bin Ravâha Hazretlerine gelmişti.

Atının üzerinde, ak sancak omuzunda düşmana karşı ilerledi. Kötülüğü emreden nefis bu vaziyette iken bile onu vesveseye ve tereddütler tuzağına düşürmek istiyordu. Hz. Abdullah, iki düşman arasında kalmıştı. Biri Bizans askerleri, diğeri hiç bir zaman yanından ayrılmayan nefsi.

Ama o, bu iki düşmana karşı da gereği gibi mücadele veriyordu. Bir taraftan düşmana saldırırken, diğer taraftan en büyük düşmanı olan nefsine şöyle diyordu:

�Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdireceğim diye yemin ettim. Sen, buna ya kendiliğinden razı olursun, ya da bunu sana zorla kabul ettiririm!

�Müslümanlar, toplanmışlar, bağırıyorlar. İçlerinden �İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn� diyen ağlamaklı sesler yükseliyor.

�Anladığım kadarıyla, sen pek Cennetten hoşlanmamış görünüyorsun.

�Yıllardır, hâlâ itmi�nana ermemişsin.

�Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmezsen, sanki hiç ölmeyecek misin?

�İşte ölüm gelip çattı! Arzu etmediğin halde.

�Eğer, o iki kişinin yaptığını yapar, şehitliği tercih edersen, en isabetli kararı vermiş olursun! Eğer, gecikirsen, bedbaht olursun.�1

Nefsini mağlûp eden Hz. Abdullah, kahramanca bir çarpışma gösteriyordu. Bir ara aldığı bir kılıç darbesiyle kesilen parmağı sallanmaya başladı. Yüreği Allah ve Resûlullah muhabbetiyle çarpan bu büyük insan, atından yere indi, parmağının üstüne ayağıyla bastı ve sallanan kısmı kopardıktan sonra tekrar atına atlayarak düşman saflarına doğru bir arslan gibi daldı. Kalbini kaplayan iman feyz ve cesareti, âdeta vücudunda ağrı, sızı ve acıma nâmına ne varsa hepsini alıp götürmüştü.

Hz. Abdullah, kahramanca çarpıştıktan sonra, bir ara geri dönüp atından indi. Üç günden beri ağzına tek bir lokma dahi almamıştı. O sırada biri kendisine üzeri etli bir kemik sundu. Üç günden beri ağzına aldığı ilk lokma olacaktı bu. Ama nerde? Henüz etli kemiği azıcık ısırmıştı ki, Müslümanların bulunduğu tarafta bir gürültü ve kargaşa koptu. Hz. Abdullah, elindeki kemiği bir tarafa fırlattı ve kendi kendine, �Sen hâlâ dünyada boğazla meşgulsün� diyerek kılıcını sıyırdığı gibi çarpışmaya katıldı.1

Bu çarpışma neticesinde Hz. Abdullah da arzuladığı makamların en yücesi olan şehidlik makamına erişti.2

İslâm ordusunun dağılması

Üst üste üç kahraman kumandanını şehid veren ve başsız kalan İslâm ordusu düşman karşısında dağıldı. Mücahidler bir an için geri çekilmek veya muharebeye devam etmek arasında tereddüt gösterdiler. Bu arada bir kaç mücahid şehid oldu.

Bütün bunlara rağmen, Hz. Resûlullahın aziz sancağı yere düşmüş değildi. Onu, Abdullah bin Ravâha şehid olunca, Ebû�l-Yeser Ka�b bin Umeyr eline alarak, mücahidlerden Sâbit bin Akrem�e vermişti. Bu Sahabî de onu alır almaz ordunun önüne koşmuş ve bayrağı yere dikerek Müslümanları bir araya toplamaya çağırmıştı. Mücahidlerin her biri bir taraftan gelerek bu merkez etrafında toplanıyorlardı. Sancağı elinde tutan Sahabî Sâbit bin Akrem, toplananlara şöyle seslendi:

�Ey mücahidler topluluğu! Aranızdan birini kendinize kumandan seçiniz ve onun etrafında toplanınız!�

Mücahidler, �Biz, seni kumandan seçtik, biz sana râzıyız�3 dediler.

Ne var ki, Sâbit Hazretlerinin gözü bir başkasındaydı. Orduya, İslâmdaki sadakât ve samimiyetini ispatlamak babında gönüllü olarak katılmış olan yeni Müslümanlardan Hâlid bin Velid�di bu. �Ben bu işi yapamam� diyen Sâbit bin Akrem, gözünü diktiği Hz. Hâlid�e, �Ey Ebû Süleyman! Gelip alsana şu sancağı� diye seslendi.

Ne var ki, saygılı ve duygulu bir kahraman olan Hz. Hâlid bayrağın bu yaşlı muhterem zâtta kalmasını istiyordu:

�Ben, bu sancağı senden alamam. Sen buna benden daha lâyıksın. Çünkü, benden daha yaşlı ve Bedir Savaşında da bulunmuşsun.�1

Evet, Hz. Hâlid�in söylediklerinin hepsi doğru idi. Ama o an, o saat çok yaşlanmış olanı veya herhangi bir şeye katılmadan dolayı kazanılmış çok şerefi istemiyordu. O an ve o durum, İslâm ordusunu bu en tehlikeli durum karşısında kurtaracak liyakat arıyor ve ancak onu istiyordu. Bunun gayet iyi idrakinde olan Sâbit bin Akrem (r.a.), teklifini Hz. Hâlid�e tekrarladı.

�Al Resûlullahın şu bayrağını! Ben onu sana vermek üzere aldım. Sen çarpışma hususunda, savaş konusunda benden daha bilgili ve maharetlisin.�

Sonra da, Hz. Halid�in cevap vermesine fırsat vermeden Müslümanlara dönerek, �Hâlid�i kumandan seçmek hususunda görüş ve söz birliği ediyor musunuz?�2 diye seslendi.

Gözlerini bu kahraman Sahabînin üzerinden ayırmayan mücahidler, hep bir ağızdan, �Evet� dediler. Bunun üzerine de Hz. Hâlid, Hz. Resûlullahın sancağını eline alıp büyük bir hürmetle öptü ve atına atlayarak, yüzünü düşmana doğru çevirdi. Artık İslâm ordusunun kumandanı Hz. Hâlid�di.

Bütün bunlar olup biterken, Peygamber Efendimiz, harbe iştirak etmeyen Ashabıyla birlikte Medine�de bulunuyordu. Medine neresi, Mü�te neresi? Aradaki mesafe bin kilometreden fazla. Ama bu uzun mesafe, hakikatbin göze sahip Resûl-i Kibriyâ için kısaldı ve âdeta harp, gözlerinin önünde cereyan ediyormuşcasına çarpışmanın safahatını Ashabına teessür içinde teker teker anlattı:

�Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı ve şehid oldu. Onun için Allah�tan af dileyiniz!

�Sonra sancağı Câfer aldı. O da şehid oldu. Onun için de Allah�tan af dileyiniz.

�Sonra sancağı Abdullah bin Ravâha aldı. O da şehid oldu. Bu kardeşiniz için de Allah�tan af dileyiniz.�1

Sonra da mübârek gözyaşları arasında sözlerine şöyle devam etti:

�Abdullah bir Ravâha�dan sonra, sancağı Allah�ın kılıçlarından bir kılıç aldı. İşte şimdi tandır tutuştu, harp kızıştı. Allah�ım! Sen ona yardım et!�2

Bu durum Cenâb-ı Hakkın müsaadesiyle mucize olarak gaybten bir haber verişti. Gaybın tek bilicisi Yüce Allah, hikmeti gerektirdiğinde sevgili kuluna da bazı şeyleri bildirir, gösterir ve aradaki uzun mesafeleri kaldırıverir.

Kumandan Hâlid bin Velid

Müslümanların başlarına lâyık gördükleri yeni kumandan Hz. Hâlid, cesaretle atını mahmuzlayıp düşman üzerine yürüdü. Kendisini yayından kopmuş oklar halinde mücahidler takib ettiler. Müslümanların saldırışı öylesine cesurca ve kahramanca idi ki, düşman bir anda şaşırdı. Neye uğradığının farkına varıncaya kadar da bir çok askerini yerde serili gördü. Akşama yakın cereyan eden bu çarpışmada düşman topluluklarından bazıları bozguna bile uğradı. Ne var ki, kendini toparlayan düşman, hava kararmaya başladığı sırada toptan hücuma geçince, bu sefer Müslümanlar geri çekilmek zorunda kaldılar.

O zamanki muharebeler, şimdiki savaşlar gibi geceli gündüzlü devam etmezdi. Sabahleyin herkes işine gücüne gider gibi, asker silahını kuşanır, harp meydanına girer, gerektiği kadar çarpışırdı. Akşam olunca da yine herkesin işinden evine dönmesi gibi, ordugâhına dönerdi.

Hz. Hâlid kumandanlığı akşama yakın almıştı. Bir iki taarruzdan sonra da hava kararmış ve iki taraf ordugâhına çekilmişti. Hz. Halid, büyük bir kahraman olduğu kadar, harp sanatında da, düşmanı şaşırtıcı taktikler uygulamakta da son derece mâhirdi. Bu sanat ve maharetini kullanması gerekiyordu. Geceyi hep düşünerek, bir takım plân ve düşmanı şaşırtacak taktiklerin tasavvuruyla geçirdi.

Gün doğuşuyla birlikte İslâm ordusu da yeni bir tertip ve düzenle düşman karşısına dikildi. Bunu gören düşman hem hayrete kapıldı, hem de ürkek bir tavra girdi. Ve o zaman, gece İslâm ordusu safında duydukları gürültülerin, türlü hareket seslerinin mânâsını anlıyorlardı: �Demek ki, Müslümanlara bu gece çok sayıda yardımcı kuvvetler gelmişti. Baksanıza şu sağ kanatta görünenler şimdiye kadar görülmemiş askerlerdir.�1

Bir gün evvel bir avuç Müslümandan yedikleri kuvvetli ve ağır yumruğun sersemliğini üzerinden atamamış olan düşman, bu değişiklik karşısında ise bütün bütün korkuya ve endişeye kapılıyor ve birbirlerine, �Ne yapacağız?� der gibi mânâlı bakışlarla bakmaya başlıyorlardı.

Hz. Hâlid, akıllıca bir taktik uygulamıştı: O gece Müslüman bölüklerin yerini değiştirmiş, sağdakileri sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya, arkadakileri de öne almıştı.1

Düşman birlikleri ise karşılarında yeni simâlar, yeni kıyafetler görünce, Müslümanlara taze kuvvet gelmiş olduğu zannına kapılmışlar ve bunun neticesinde de korku ve telâş havasına girmişlerdi.

Kahraman ve maharetli Hz. Halid bu taktiğiyle düşmanın mânen sarsıldığını farkedince, vakit kaybetmeden mücahidlere hücum emri verdi. Yeniden harbe girmişcesine şiddetli hücuma geçen mücahidler, düşman ordusunu bir anda darmadağın ettiler. İ�lâ-yı Kelimetullah uğruna sıyrılan kılıçlar olanca kuvvetle küffar ordusunun üzerine iniyordu. O görünüşte azametli, haşmetli düşman ordusu çareyi kaçmakta buldu. Sanki çil yavrularının üzerine kartal çullanmıştı.

Allah�ın, Müslümaları nusretiyle sevindirdiği bu parlak günde, kahraman kumandan Hz. Hâlid�in elinde tam yedi kılıç parçalandı.2 Yedi kılıç parçalanırken, kimbilir kaç kâfiri kırıp geçirmişti!

Mücahidlerin cesaret ve kahramanlığının, uyguladığı taktikle birleşmesi sonucu elde edilen parlak zaferden dolayı Hz. Hâlid, yüce Allah�a hamdetti. Onun hamdine mücahidler de kendilerine umulmadık bir fırsatı ihsan eden Rablerine şükranlarını takdim ederek katıldılar.

Hz. Hâlid�in düşündüğü ve uyguladığı taktik başarıyla neticelenmiş ve mücahidler, kendilerinin aşağı yukarı 40-50 misli kadar olan düşman ordusunu sindirmişti. Ancak henüz tehlike atlatılmış değildi. Bu bir avuç Müslümanın bir daha bu sayıca kalabalık ordunun toplanmasına fırsat verilmeden başarılı bir şekilde geri alınması gerekiyordu. Bunu yapmak için de Hz. Hâlid plânının ikinci kısmını uygulamaya koydu. O günün gecesi İslâmın izzetini, şerefini, şanını koruyarak ordusunu kaldırıp güneye doğru süzüldü. Zaten düşman üst üste yediği darbelerden sersemleşmişti. Bu gidişe sadece seyirci kaldı. Belki de sevindi.

Böylece Hz. Hâlid�in taktiğinin ikinci kısmı da müsbet netice vermiş ve bir avuç İslâm mücahidi düşman diyardan tereyağından kıl çekercesine geri çekilerek yok olmaktan kurtulmuştu.

Bu, Yüce Allah�ın gerçekten bir lütfu ve inayetinin eseri idi. Yedi gün devam eden çarpışmalarda İslâm ordusu sadece 15 kadar şehit vermişti.1

Medine�ye dönüş

Hz. Halid, Allah�ın yardımıyla mahv olmaktan kurtardığı ordusuyla Medine�ye doğru yola koyuldu. Düşman ise, şaşkın şaşkın seyretmekle yetiniyordu. Sanki oldukları yerde çivilenmişlerdi. İslâm ordusunu takip etme cesaretini bulamamaları elbette kendileri hesabına büyük bir hezimetti.

Mücahidler Medine�ye parlak bir zafer kazanmanın vakar ve haşmetiyle yaklaşıyorlardı. Bu arada mücahidlerden Ya�lâ bin Ümeyye önden giderek, henüz ordu Medine�ye varmadan Hz. Resûlullahın huzuruna çıktı. Olup bitenleri anlatmak isteyince Resûl-i Kibriyâ, �İstersen ben olup bitenleri sana anlatayım� buyurdu ve harp safahatını olduğu gibi anlattı. Bu mucize karşısında Hz. Ya�lâ şöyle dedi:

�Seni hak din ve kitapla peygamber gönderen Allah�a yemin ederim ki, sen mücahidlerin hâdiselerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın.�2

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ise, �Allah aradaki mesafeyi ortadan kaldırdı. Ben de savaş meydanını gözlerimle gördüm�3 buyurdu.

Hz. Câfer�in Mü�te�de şehid olduğu gündü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz harbin safahatını anlatıp, üç kumandanın şehid olduğunu Ashab-ı Kirama haber verdikten sonra, Hz. Câfer�in evine gitti.

Hz. Câfer�in hanımı Esmâ bint-i Ümeys her şeyden habersiz işleriyle meşguldü. Çocuklarının yüzlerini tertemiz yıkamış, başlarını taramıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), �Ey Esmâ, Câfer�in oğulları nerede?� diye sordu.

Hz. Esmâ�nın hâlâ bir şeyden haberi yoktu. Çocukları çok seven Hz. Resûlullahın bu isteği altında herhangi bir mânâ aramadı. Oğullarını tutup yanına getirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz onları bağrına bastı. Öptü, kokladı. Bu esnada kendisini zaptedemeyerek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

İşte o anda Hz. Esmâ�nın yüreği dağlanır gibi oldu. �Yâ Resûlallah,� dedi, �anam, babam sana fedâ olsun, sen ne için ağlıyorsun? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından sana acı bir haber mi erişti?�1

Hz. Resûlullah acı gerçeği teessür içinde haber verdi, �Evet onlar bugün şehid oldular!�2

Hz. Esmâ�nın gözlerinden bir anda yaşlar seller gibi boşanmaya başladı. Kadınlar başına toplandılar. Hz. Resûlullahın ona emri şu oldu:

�Ey Esmâ! Ağzından uygunsuz ve kaba bir söz kaçırma ve göğsünü de dövme!�3

Daha sonra Efendimiz Hâne-i Saadetine geldi. Zevcelerine, �Câfer âilesi için yemek yapmayı ihmal etmeyiniz� buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Câfer�in ev halkına üç gün yemek yapılıp yedirildi.

İslâmda ölünün ev halkı için yapılan ilk yemek budur.

Peygamber Efendimiz, Hz. Câfer için üç günden sonra ağlamayı da yasakladı.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Câfer�in kesilen iki eline karşılık, Cenab-ı Hakkın ona iki kanat verdiğini ve Cennette, onunla istediği gibi uçup durduğunu haber vermiştir. Bu sebeple ona �Câfer-i Tayyar� denilmiştir.2

Henüz İslâm ordusu Mü�te�den Medine�ye dönmemişti.

Hz. Resûlullah, bir ara harpte şehid olan Zeyd bin Hârise Hazretlerinin kızını gördü. Masum kız, Resûl-i Kibriyânın mübarek yüzüne hüzünlü ve ağlamaklı bakıyordu. Bu manzarayı seyre dayanamayan Efendimiz, şefkat ve merhametinden ağlamaya başladı.

Sa�d bin Ubâde Hazretleri, �Yâ Resûlallah! Nedir bu?� diye sordu.

Efendimiz şöyle izah etti, �Bu, sevgilinin, sevgilisine hasretidir.�3

İslâm ordusunun karşılanışı

Oldukça sıcak bir gündü. Hz. Resûlullahın ak sancağının Medine ufuklarında parlamaya başladığı görüldü. Gelen artık Zeyd ordusu değil �Seyfullahi�s-Sarim� (Allah�ın Keskin Kılıcı) ünvânının sahibi Hz. Hâlid bin Velid ordusu idi. Tecessüm etmiş ruh ve cesaret abidesini andıran mücahidler üç kumandan dahil, on beş kadar mücahidi kaybetmiş olmanın derin hüznü, ama İslâma parlak bir zafer kazandırmanın vakar ve sevinci içinde Medine�ye semâda süzülen parlak yıldızlar misali akıyorlardı.

Bu sırada Resûl-i Ekrem, Ashab-ı Kirama, �Toplanınız da kardeşlerinizi karşılayalım� buyurdu.

Müslümanlar, kızgın sıcağa rağmen derhal bu emre itaat edip mücahidleri karşılamak üzere âdeta Medine�yi tamamen boşalttılar.

Kâinatın Efendisi de bu mücahidleri karşılamaya çıkıyordu. Onlara �Hoşgeldiniz� demeye gidiyordu. Çoluk çocuk herkes onun etrafını yıldız misali sarmıştı. Çocukların bineklere bindirilmesini emredip, kudsî şehâdet mertebesine erişen Hz. Câfer�in biricik oğlunun da kendisine verilmesini istedi. Getirilen yavruyu, şefkat kahramanı Kâinatın Efendisi önüne bindirdi. Yoluna öylece devam etti.

Medine�nin Cürüf mevkiinde mücahidlerle karşılayıcılar birbirlerine kavuştular ve ulvî bir manzara teşkil ettiler.

Bu arada mücahidlerin kulağına bazı nâhoş sözler geldi. �Allah yolunda savaşmaktan kaçan korkaklar!�1

Mücahidler işittikleri bu sözlerden dolayı son derece üzüntü duydular. Durumu Hz. Resûl-i Ekreme şikâyet ettiler. Kâinatın Efendisi onları şöyle teselli etti:

�Sizler Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, dönüp dönüp vuruşanlarsınız!�2

Hz. Resûlullahın bu sözleri üzerine Müslümanlar da mücahidleri o tür sözleri söyleyerek kınamaktan ve üzmekten vazgeçtiler.

* * *

Zâtü’s-Selâsil Seferi

Hicretin 8. senesi, Cemâziyelâhir ayı. (Milâdî 629.) Bazı Arap kabileleri Mü�te Harbinin neticesini Müslümanlar için zahirî bir mağlubiyet ve gerileme olarak değerlendirmiş olacaklar ki, Medine�ye saldırmak maksadıyla bir araya gelmişlerdi. Bunlar, Kudaa, Beliy, Cüzzâm, Lahm ve Âmile adındaki kabilelerdi.1

Durumu haber alan Peygamber Efendimiz, derhal Amr bin Âs Hazretlerini yanına çağırdı ve �Ey Amr, silâhını kuşan, yolculuk elbiselerini giy ve hemen yanıma gel! buyurdular. Amr hemen gidip silahını kuşandı ve sefer elbiselerini de giyerek Efendimizin yanına vardı. Resûl-i Ekrem, �Ey Amr,� dedi, �seni selâmete ve zenginliğe erdirsin diye askerî bir birliğin başında bir yere göndermek istiyor, en iyi dileğimle senin için zenginlik diliyorum.�

Hz. Amr, �Yâ Resûlallah, ben zengin olayım diye Müslüman olmadım. Hiç bir karşılık beklemeden ve cihadlara katılıp, zâtınızın yanında bulunmayı arzuladığım için Müslüman oldum� diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Ey Amr! Zenginliğin faydalısı, insanların hayırlı ve faydalısına ne güzel yaraşır�2 buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin Amr�ı (r.a.) tercih edişinin bir sebebi vardı: O da, Hz. Amr�ın Beliy Kabilesiyle akraba oluşuydu. Baba annesi Beliy Kabilesindendi. Amr�ı göndermekle onları akrabalık noktasından bir derece yumuşatmak ve İslâmiyete ısındırmak istiyordu.

Ayrıca Efendimiz, üzerine yürüyeceği kabileleri İslâma dâvet etmesi için de Amr Hazretlerine emir verdi.

Bütün bunlardan sonra Hz. Amr, emrindeki Muhacir ve Ensardan müteşekkil 300 mücahidle Medine�den yola çıktı. Müşrik kabilelerinin toplandığı bölgeye yaklaştığında, fazlaca kalabalık olduklarını gördü. Bunun üzerine Ashabdan Rafi� bin Mekîs�i Peygamber Efendimize göndererek acele yardım istedi. Medine�ye gelen bu Sahabî durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu istek üzerine Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah kumandasında 200 kişilik bir takviye kuvveti gönderdi. Bunlar arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ensar ve Muhacirin ileri gelenlerinden bir çok kimse vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Amr bin As�la buluşup hep birlikte hareket etmelerini ve aralarında anlaşmazlığa düşmemelerini de Hz. Ebû Ubeyde�ye sıkı sıkıya tenbih etti.1

Takviye birliği sür�atle yol alarak Hz. Amr�ın yardımına yetişti.

Amr (r.a.), Ebû Ubeyde Hazretlerine, �Sizin de kumandanınız benim! Çünkü, Resûlullaha haber gönderip bana yardım etmenizi kendisinden ben istedim� dedi.

Fakat, Ebû Ubeyde Hazretleri kendi birliğine kumandanlık etmek istedi, �Ben, emrim altındaki birliğin kumandanıyım. Sen ise, emrin altındaki birliğin kumandanısın!�2 karşılığını verdi.

Hz. Amr ise, aynı şekilde, onların da kumandanı olduğunu, imamlığa yetkili olanın da kendisi bulunduğunu ifade etti. Bu küçük münakaşaya Muhacir Müslümanlar da Ebû Ubeyde Hazretlerinin tarafını tutarak katıldılar.

Ebû Ubeyde, Hz. Resûlullahın tenbihini hatırlayınca, münakaşanın uzamasına meydan vermedi ve şöyle dedi:

�Ey Amr! Resûlullah Aleyhisselâmın, Medine�den ayrılırken en son sözü, �Arkadaşının yanına varınca, birbirinize itaat ediniz, sakın aranızda ihtilafa düşmeyiniz� emir ve tavsiyesi olmuştur. Eğer sen bana itaat etmezsen, ben sana itaat ederim.�1

Böylece başkumandanlık, münakaşa uzamadan Amr bin Âs Hazretlerinde kaldı. Namazı da mücahidlere o kıldırmaya başladı.2

Varılan yerde hava oldukça soğuk ve sertti. Mücahidler ateş yakmak için etraftan odun toplayarak ısınmak istedilerse de kumandan Hz. Amr, buna katiyetle müsaade etmedi. Bu durum, Ashabın itirazına sebep oldu. Hz. Ebû Bekir, meseleyi kendisiyle konuşmak isteyince Hz. Amr bin Âs, �Sen beni dinlemek ve bana itaat etmekle emrolundun, değil mi?� diye sordu. Hz. Ebû Bekir, �Evet� dedi.

Bunun üzerine Hz. Amr, �O halde, neye emrolunduysan onu yap�3 dedi.

Hz. Ömer bu sözlere tahammül edemedi ve gidip Hz. Amr�a çatmak istediyse de, Hz. Ebû Bekir buna mani oldu ve şöyle dedi:

�Bırak onu, istediğini yapsın. Resûlullah Aleyhisselâm, onu ancak harpteki mahareti dolayısıyla başımıza kumandan tayin etti. Mademki o, şu anda kumandandır, onun işine karışmak doğru olmaz.�4

Bunun üzerine Hz. Ömer, hiddetini yenip sustu.

Aslında Hz. Amr, güzel bir taktik ve tedbir icabı mücahidlerin ateş yakmalarına müsaade etmiyordu. O da şuydu: Düşman çok, mücahidler ise onlara nazaran sayıca az idiler. Ateş yakıldığı takdirde sayıları ortaya çıkacak ve düşman hiç bir endişe ve korkuya kapılmadan üzerlerine hücum edecekti. Fakat, yakılmadığı takdirde düşman mücahidlerin sayısını tam bilmeyecek ve ihtiyatlı hareket etmek durumunda kalacaktı. Nitekim de aynı durum cereyan etti. Müslümanların oldukça kalabalık oldukları zannına kapılan düşman kuvvetleri, çarpışmayı bile göze alamadan her biri bir tarafa dağıldı. Az sayıda bir birlik karşı koymaya direndi. Ancak onlar da bir müddet sonra mücahidlerin toptan hücumu karşısında dayanamayarak kaçmaya mecbur kaldılar.1 Harp sanatını iyi bilen komutan Amr (r.a.) kaçanları, mücahidlere bir pusu kurulmuş olabilir ihtimâlini göz önüne alarak takibden vazgeçti. İslâm ordusu gayesine ulaşmış olmanın huzuru içinde Medine�ye döndü.

Amr bin Âs�ın Peygamberimize suali

Mücahidlerle Medine�ye dönen kumandan Amr bin Âs (r.a.), iç âleminde bir duyguya kapılmıştı. Bu duygusunu bizzat kendisi şöyle anlatır:

�Resûlullah (a.s.m.), beni askerî birliğin başında Zâtü�s-Selâsil�e göndermişti.

�Askeri birliğin içinde Ebû Bekir ve Ömer de bulunuyordu. Resûlullahın yanında benim yerim daha üstün olmazsa, herhalde beni, Ebû Bekir ve Ömer�in başına kumandan tayin ederek göndermezdi� diye içime doğdu.

�Hemen Resûlullahın yanına gidip �Yâ Resûlallah! Halkın sana en sevgilisi kimdir?� diye sordum.

��Âişe�dir,� buyurdu.

��Erkeklerden kimdir?� diye sordum.

��Âişe�nin babasıdır� buyurdu.

��Ondan sonra kimdir?� diye sordum.

��Ondan sonra Ömer�dir,� buyurdu.

�Bir takım daha erkeklerin isimlerini saydı.

�Kendi kendime, �Artık bu sorumu tekrarlamayayım� dedim. Ve beni en sonraya bırakmasından korkarak sustum.�1

Hakikat-i halde, Amr bin Âs Hazretleri, Ashâb-ı Kirâmın büyüklerindendi. Fakat, o vakit Sahabîler arasında ona nisbetle Allah indinde ve Hz. Resûlullah katında daha sevgili ve daha efdal pek çok zatlar ve onun tabakasının üst tarafında hayli tabakalar vardı. İşte bunu anlayan Hz. Amr, sözü daha fazla uzatmayıp kısa kesmiştir.

* * *

Sifü�l-Bahr Seferi

Hicretin 8. senesi, Receb ayı. Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Ebû Ubeyde bin Cerrah�ı Muhacir ve Ensardan müteşekkil üç yüz kişilik bir birliğin başına kumandan tayin ederek Cüheynelerden bir kabilenin üzerine gönderdi.1 Maksat, bu İslâm düşmanı kabileyi te�dip edip gereken dersi vermekti. Mücahidler arasında Hz. Ömer de bulunuyordu.

Yolda son derece açlık sıkıntısı çeken, hattâ ağaç yapraklarını bile ısıtıp yemeğe kalkan mücahidler nihâyet Sifü�l-Bahr�e (Deniz Sahili) vardılar. Açlıkla kıvranıp durdukları bu sırada Rezzak-ı Zülcelâl, denizden dalgalarla kocaman bir balığı çıkarıp onlara ikram etti.2 Orada kaldıkları müddetçe bu balıktan yediler.

Hiç kimseyle karşılaşmayan mücahidler Medine�ye döndüler.

Mücahidler, Peygamber Efendimize (a.s.m.), deniz sahilinde yedikleri balıktan bahsedip, bundan dolayı herhangi bir şey yapmaları gerekip gerekmediğini sordular.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), �O, Allah�ın sizin için denizden çıkardığı bir rızıktır� buyurdu ve ilâve etti:

�Yanınızda, o balığın etinden başka bir şey varsa, bize de yedirseniz!�

Mücahidlerin bir kısmı yolda azık olsun diye beraberinde o balıktan getirmişti. Peygamber Efendimize de (a.s.m.) bir parça verdiler. Peygamber Efendimiz de ondan yedi.3

Mar
03

Hicretin Altıncı Senesi

Kurata Seferi

Hicretin 6. senesi, Muharrem ayı. Bu tarihte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Ashabdan Muhammed bin Mesleme Hazretlerinin kumandasında otuz kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir bin Kilâboğulları üzerine gönderdi.

Mücahidler, bu kabileye ait Şerebbe mevkiine vardıklarında Benî Muharipten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında bir çatışma vuku buldu. Muhariboğullarından bazıları öldürüldü. Sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücahidler, onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.

Daha sonra mücahidler Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. Âniden baskında bulunarak on kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganimet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganimet mallar, yüz elli deve ile üç bin davarı buluyordu.

Birlik kumandanı Muhammed bin Mesleme (r.a) bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı. Geri kalanını ise mücahidlere bölüştürdü.

Mücahidler Medine�ye dönerken yolda Benî Hanife Kabilesinden Sümâme bin Üsal�i yakaladılar. Sümâme Mekke�ye umre yapmaya gidiyordu.

Müslüman süvari birliği, Muharrem ayının son gecesinde Medine�ye döndü.1

Mücahidler tarafından esir alınan Sümâme bin Üsâl, Yemâme halkının ileri gelenlerindendi. Bir ara, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırma teşebbüsüne geçmiş ise de, amcası onu bu cinayeti işlemekten alıkoymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bunun üzerine Sümâme�nin kanının dökülmesini mübâh saymıştı.1

Sümâme�yi Peygamberimizin huzuruna getiren mücahidler onu tanımıyorlardı. Resûl-i Ekrem onlara şöyle buyurdu:

�Kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz? Yakaladığınız bu adam, Benî Hanife Kabilesi efendisi Sümâme bin Üsal�dir. Ona iyi davranınız.�

Sahabîler, onu Mescid-i Şerifte barındırdılar.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescid�e gidip Sümâme�nin yanına vardı. �Ey Sümâme, gönlünde ne var? İçinden ne geçiriyorsun?� diye sordu.

Sümâme mahcup bir edâ içinde şu cevabı verdi:

�Yâ Muhammed! Gönlümde hayır var! Şayet, beni öldürecek olursan, eli kanlı bir katilin hayatına son vermiş olursun. Eğer, bana iyilik eder, beni affedersen, iyiliğe karşı teşekkür eden, iyilik bilen bir kimseye iyilikte bulunmuş olursun. Eğer, hürriyetime kavuşmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste al.�

Peygamber Efendimiz, başka bir şey demeden yanından ayrıldı.

Daha sonra iki gün üstüste Peygamber Efendimiz Sümâme�ye aynı suali sordu. Sümâme aynı cevabı verince Ashabına, �Sümâme�yi serbest bırakınız� diye emrederek onu kurtuluş fidyesi almaksızın serbest bıraktı.

Hiç beklemediği bu alicenap davranış karşısında Sümâme�nin gönül âlemi birden nurlandı. Hemen orada kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.2

Müslüman olan Sümâme Peygamberiimizin müsâadesiyle niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekke�ye gitti. �Telbiye� getirerek şehre girince, Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar. Yakalayıp boynunu vurmak istediler. O sırada içlerinden birisi, �Bırakınız onu! Siz, yiyecek maddesi bakımından Yemâme�ye her zaman muhtaçsınız.� deyince onu serbest bıraktılar.

Buna rağmen Sümâme onlara meydan okudu. �Vallahi,� dedi, �Resûlullah müsâade etmezse size Yemame�den bir buğday tanesi bile gelmeyecektir.�

Gerçekten de, umresini yapıp Yemâme�ye dönen Sümâme, Yemâme halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten men etti.1

Yemâme halkı, Sümâme�nin emri üzerine Mekke�ye yiyecek birşey göndermeyince Kureyş müşrikleri son derece zor bir duruma girdiler. Kıtlık yüzünden olmadık şeyler yemeye başladılar.

Sonunda, Resûl-i Kibriyâ Efendimize bir mektup yazmak zorunda kaldılar:

�Sen, hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin, hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte, çocukları da açlıktan öldürmektesin.

�Sümâme, bizim yiyeceklerimizi kesti. Son derece daraldık. Ne olur Sümâme�ye bu hususta bir mektup gönderiver.�2

Şefkat timsali Peygamber Efendimiz, onların yaptıkları bütün düşmanlık ve kötülükleri bir tarafa bırakarak, Yemâme�den Mekkelilere yiyecek satışına mani olmaması için Sümâme bin Üsal�e bir yazı gönderdi.

Sümâme, Hz. Resûlullahın bu emri üzerine Mekkelilere zahire satışını serbest bıraktı.1

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), insan hayatına vermiş olduğu değerden dolayı, en şiddetli düşmanlarına karşı bile yiyecek içecek noktasında son derece şefkatli ve merhametli davranmıştır. Kureyş müşrikleri gibi en azgın düşmanlarının bile, açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp yok olmalarına şefkat ve merhamet timsali olan mübârek gönülleri rıza gösterememiştir. Bu, onun, hayata hürmeti telkin eden en güzel davranışlarından sadece birisidir. Mübârek hayatına bu nazarla baktığımızda buna benzer bir çok hadiseye rastlarız.

* * *


Benî Lihyan Seferi

Hicretin 6. senesinin Rebülevvel ayı başları. Benî Lihyanlar, Hicretin dördüncü yılında Bi�r-i Maûna mevkiinde kırka (veya yetmiş) yakın Müslüman mürşid ve muallimi hunharca şehid etmişlerdi. Reci� mevkiine irşad için gönderilmiş bulunan İslâm birliğini kuşatıp bir çoklarını şehid edenler de yine bu kabiledendi.1

Peygamber Efendimiz, bu hâin kabileye haddini bildirmek için yerine Medine�de Abdullah bin Ümmi Mektum�u vekil bırakarak 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Efendimiz, Benî Lihyanları gafil avlamak istiyordu. Bu sebeple, Şam�a doğru gitmek istiyormuş gibi davrandı.

Daha sonra yolunu değiştirerek, Benî Lihyanların konak yerlerinden olan Guran Vadisine kadar gitti.

Âsım bin Sabit ve diğer Müslüman muallim ve mürşidler burada şehid edilmişlerdi. Efendimiz, orada onları rahmetle andı, kendileri için duâ etti.2

Lihyanoğulları, Peygamber Efendimizin gelişini duymuşlar ve korkup dağ başlarına sığınmışlardı. Kimse yakalanamadı.

Peygamber Efendimiz oradan Usfan denilen mevkie vardı. Burası Mekke�ye yakındı. Efendimizin maksadı, gelişini Mekkelilere bildirmekti. Nitekim, Mekkeliler bunu duymuşlar ve korkuya kapılmışlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, on dört gece sonra tekrar Medine�ye döndü.3

* * *

Gâbe Zû Kared Gazâsı

Hicretin 6. senesinin Rebiülahir ayı. Ebû Zerr (r.a.), Medine-i Münevvereye üç saat mesafesi olan Gâbe Mer�asında oğlu ile birlikte Peygamber Efendimizin yirmi kadar devesini güderken, Uyeyne bin Hısne�l-Fezarî, kırk atlı ile gelip Ebû Zerr�in oğlunu şehid etmiş, develeri de alıp götürmüştü.

Durum Peygamberimize haber verildi. Derhal baskıncıların arkasından Hz. Sa�d bin Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sa�d�a, �Ben, sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı, müşrikleri takip et� diye emretti.

Süvari birliği yola çıktıktan sonra, Peygamber Efendimiz de Medine�de yerine Abdullah bin Ümmi Mektum�u vekil tayin ederek beş yüz kişilik bir kuvvetle Gatafan�a doğru yola çıktı. Medine�ye iki günlük mesafesi olan Zû Kared mevkiinde düşmana yetişildi. Bir kaçı öldürüldü. Develerin bir kısmı da geri alındı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi. Sonra Medine�ye geri döndü.2

* * *

ÃŽs Seferi

Hicretin 6. senesinin Cemaziyelevvel ayı. Kureyş müşriklerine âit bir ticaret kervanının Şam�dan Mekke�ye doğru gitmekte olduğu Medine�de işitildi.

Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerini iktisaden güç durumda bırakmak maksadıyla, Hz. Zeyd bin Hârise kumandasında yüz yetmiş kişilik bir süvari birliğini bu kervanı ele geçirmek üzere yola çıkardı.

Mücâhidler, Îs denilen mevkide Kureyş kervanına rastgeldiler. Kervandaki mallara el koydular. Adamları da esir aldılar. Resûl-i Ekrem Efendimizin kerimesi Hz. Zeyneb�in kocası olan Ebû�l-Âs bin Rebî� de bu esirler arasındaydı.

Mücahidler, malları ve esirleri Medine�ye getirdiler. Peygamber Efendimiz, malları mücahidler arasında taksim etti.1

Ebû�l-Âs, Hz. Zeyneb�e, �Babandan, benim için emân al� diye haber göndererek himâyesini istedi.

Hz. Zeyneb de onu himâyesi altına aldığını Müslümanlara bildirdi. Peygamber Efendimiz de kızına, �Senin himâyene aldığın kimseyi, biz de himâyemize aldık� buyurdu.2

Hz. Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimizden, Ebû�l-Âs�ın ganimet alınan mallarının da geri verilmesini rica etti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bunu mücahidlerden istedi. Mücahidler de, aldıkları malların tamamını getirip ona geri verdiler.

Ebû�l-Âs, geri aldığı mallarla Mekke�ye döndü. Sahiplerine haklarını teslim etti.

Sonra, �Ey Kureyşliler! Kimsenin bende malı veya hakkı kaldı mı?� diye sordu.

�Hayır� dediler, �yanında hiç bir malımız ve hakkımız kalmadı!�

Başta Resûlullah olmak üzere, zevcesi Hz. Zeynep ve Müslümanlardan gördüğü alicenap muâmele karşısında Ebû�l-Âs�ın mânâ âlemi değişmişti.

Bunu Kureyş müşriklerine de şöylece açıkladı:

�Vallahi, yanınıza gelmeden önce, Müslüman olmamı engelleyen tek şey; �Mallarımızı götürmek için Müslüman oldu� diye yapacağınız dedikodulardan duyduğum endişeydi.

�Fakat, şimdi mallarınızı teslim etmiş bulunuyorum. Şehâdet ederim ki, Allah�tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed, Allah�ın kulu ve Resûlüdür!�1

Daha sonra Ebû�l-Âs Medine�ye İslâmiyetle şereflenmiş halde döndü. Peygamber Efendimiz de yine Hz. Zeyneb�i ona verdi.2

* * *

Peygamberimizin, Abdurrahman bin Avf�ı Dumetü’l-Cendel�e Göndermesi

Hicretin 6. senesinin Şaban ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretleri kumandasında yedi yüz kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi, Dûmetü�l-Cendel beldesi halkını İslâmiyete dâvet etmekti.

Peygamberimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada Allah�a hamd ve senâda bulunduktan sonra, mücahidlere şöyle hitap etti:

�Hepiniz Allah yolunda, Allah�ın ismi ile gazâ ediniz. Kâfirlerle çarpışınız. Ganimet mallarına hıyânet etmeyiniz. Ahdinizi bozmayınız. Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Küçük çocukları öldürmeyiniz.�1

Efendimiz, sonra da bütün Müslümanlara şu umumî dersini verdi:

�Ey insanlar! Zamanla size gelip çatacak beş musibetten Allah�a sığınırım:

�Bir kavimde çirkin hareketler yayılıp açığa vurulunca, kendilerinden önce geçmiş kavimlerde görülmedik vebâ, acılar ve ağrılar onlar arasında ortaya çıkar.

�Bir kavim ölçüde, tartıda eksiklik yaptı mı, muhakkak kuraklık ve kıtlık yıllarına, geçim sıkıntısına, hükümdar zulmüne uğrarlar.

�Mallarının zekâtını vermeyen kavimlerin, gökten yağan yağmurları kesilir.

�Allah ve Resûlünün ahdini bir kavim bozdu mu, muhakkak düşmanları onların üzerine salınır. Onlar da, kavmin el ve avuçlarındakilerden bir kısmını çekip alırlar.

�Bir kavmin idarecileri, Allah�ın Kitabına uygun hareket etmediler mi, Allah�ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi onurlarına yedirmediler mi, o zaman Allah da onların arasına tefrika ve harp sokar.�1

Bundan sonra Abdurrahman bin Avf Hazretleri beraberindeki Müslümanlarla Dûmetü�l-Cendel�e hareket etti. Oraya varınca onları İslâmiyete dâvet etti. Bu dâvetini üç gün tekrarladı.

Üçüncü günü Hıristiyan olan reisleri Asbağ bin Amre�l-Kelbî İslâmiyetle müşerref oldu. Onunla birlikte bir çok kimse de imana geldi.2 Müslüman olmayanlar ise cizye (vergi) vermek üzere orada kaldılar.

Peygamber Efendimiz, Medine�den uğurlarken Abdurrahman bin Avf Hazretlerine, �Eğer onlar İslâmiyeti kabul ederlerse, reislerinin kızıyla evlen� buyurmuştu.

Hz. Abdurrahman, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu emri üzerine reisleri Asbağ�ın kızı Tümandır�la evlendi ve onu da yanına alarak Müslümanlarla birlikte Medine�ye döndü.3

Peygamberimizin ilk yağmur duâsı

Hicretin altıncı yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı. Ramazan ayında, bir Cuma günü, Resûl-i Ekrem Efendimiz hutbe irad buyururken, kendisinden, �Allah�a dua et de bize yağmur versin� diye rica edildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Allah�ım! Bize yağmur ver. Allah�ım Bize yağmur ver� diyerek duâ etti.4

Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi. Ve yağmur yağmaya başladı. Peygamber Efendimiz bu sefer, �Allah�ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl�1 diye duâ etti.

Enes bin Mâlik der ki: �Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık.

�O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cuma�ya kadar yağmur yağmaya devam etti.�2

Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe irad ederken, bu sefer yağmurun dinmesi için duâ etmesini şöyle rica ettiler:

�Yâ Resûlallah! Evler, yağmurdan yıkılmaya başladı. Yollar kapandı. Allah�a dua etsen de yağmuru kesse!�3

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tebessüm buyurdular, sonra da ellerini kaldırarak, �Allah�ım! Çevremize yağdır, üzerimize değil�4 diyerek duâ etti.

Yine Enes bin Mâlik der ki:

�Resûlullah Aleyhisselâm duâ ederken de eliyle, semânın neresine işaret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü, açık bir meydan gibi oldu.

�Medine çevresine yağmur yağarken, Medine�ye bir damla bile düşmüyordu.

�Etraftan gelenler, oralarda bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler�5

Bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duâsıdır.

Bundan başka çeşitli zamanlarda beş yağmur duâsı daha yapmışlardır.

* * *

Umre Seferi

Hicretin 6. senesi, Zilkâde ayı (Milâdî 13 Mart 628). Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gece rüyâsında hiç bir korku ve endişe duymadan, Ashabıyla birlikte gidip Kâbe-i Muazzama�yı tavaf ettiklerini, kiminin başını kazıttığını, kiminin de saçını kısalttığını görmüştü.1

Peygamber Efendimiz, bu rüyâsını anlatınca Ashab-ı Kiram, görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zira, Muhacir Müslümanların Mekke�den Medine�ye hicretlerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında büyüklü küçüklü bir çok hadise cereyan etmişti, ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşacaklarını her an hayallerinde yaşıyorlardı. Hasret duydukları belde alelâde bir yer de değildi. Her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu mübarek bir belde idi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin, �Siz muhakkak Mescid-i Haram�a gireceksiniz� müjdesi bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hattâ, hemen o yıl gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf edeceklerini zannettiler ve bunu umdular.

Peygamberimizin (a.s.m.), bu rüyâsını Kur�an-ı Kerim de bize haber verir.2

Medine�den hareket

Peygamber Efendimiz, yerine Medine�de Abdullah bin Ümmi Mektum�u bıraktı. Yemen işi giydiği iki elbisesi ile Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle birlikte hazırlanan Müslümanların sayısı 1400 idi Kafilede 4 de kadın vardı. Bunlardan biri Efendimizin muhterem hanımları Ümmü Seleme (r.a.) idi. Müslümanlardan sadece 200�ü atlı idi. Yanlarında yolcu silahı olan kılıçtan başka bir silah da bulunmuyordu. Onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık 70 de deve vardı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Ashabıyla Zü�l-Huleyfe mevkiine gelmişti.

Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp, �Yâ Resûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde, onlarla çarpışmak için yanınıza silahlarımızı almayalım mı?� diyerek endişesini dile getirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Ben, umreye niyetlenmiştim. Silah taşımak istemem� diyerek, mübârek niyetlerinin muharebe olmayıp, mücerred umre, yani Kâbe-i Muazzamayı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.

Aynı endişeyi bu sefer Ensarın ileri gelenlerinden Sa�d bin Ubade Hazretleri izhar etti.

�Yâ Resûlallah� dedi, �keşke yanımızda silah taşısaydık. Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük.�

Peygamber Efendimizin bu Sahabîye de cevabı aynı oldu:

�Ben, silah taşımam. Ben, sadece umreye niyetlenerek yola çıktım.2

Zü�l-Huleyfe, Medinelilerin mîkatı, yani ihrama girme yeridir. Peygamber Efendimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrâma girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu. Müslümanların bir kısmı da burada ihrama girdi.

Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldıktan sonra, kıbleye döndü ve, �Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk! İnnel hamde ven�nimete leke ve�l-mülke lâ şerîke leke� diyerek telbiye getirdi.

Bu ulvî sadâ, her tarafı nuranî bir havaya büründürdü. Sahabîlerin heyecanları zirvedeydi.

Henüz Zü�l-Huleyfe�den ayrılmamışlarken, Resûl-i Ekrem Efendimiz müşriklerin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr bin Süfyan�ı Mekke�ye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce, Medine�ye Peygamber Efendimizi ziyârete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendisiyle birlikte Mekke�ye dönüyordu.

Kureyş müşriklerinin kararı

Müşrikler, Peygamber Efendimizin kalabalık bir Sahabî topluluğu ile gelmekte olduğunu öğrenmiş ve kat�î karar almışlardı: �Muhammed ve beraberindekiler Mekke içine sokulmayacaktır.� Bunun için, Halid bin Velid emrinde 200 kişilik bir süvari birliğini sür�âtle Kürâü�l-Gamim denilen mevkie göndermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek, herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık, onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.

Müşriklerin bu kat�î karar ve gayretlerini, tecessüs için gönderilen Büsr bin Süfyan gelip Usfan mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bu haberi alınca şöyle buyurdu:

�Yazıklar olsun! Kureyş helâk oldu. Zaten harp, onları yiyip bitirmiştir.

�Ne olurdu, benimle diğer Arap kabileleri arasına girmeselerdi. Beni onlarla başbaşa bıraksalardı. Onlar beni mağlûp edecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istediği budur. Eğer Allah beni onlara galip getirecek olursa ve kendileri de isterlerse toptan İslâmiyete girerlerdi.

�Eğer, böyle yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhâyt! Kureyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor?

�Vallahi, Allah�ın tebliği için beni göndermiş olduğu dini hâkim ve üstün kılıncaya kadar, şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinmeyeceğim!�1

Kureyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile Haram Aylarda iki kardeş gibi yanyana gelip Kâbe�yi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mani olmuyorlardı. Sadece Peygamberimiz ve Müslümanların Kâbe�yi ziyaret etmek gibi masum, ulvî, kudsî ve haklı arzusu karşısında, böylesine menfî bir tavır takınıyorlardı.

Peygamberimizin yol güzergâhını değiştirmesi

Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek niyetleri sadece Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki, Halid bin Velid kumandasında bir Kureyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca, Ashabına, �Halid bin Velid bir takım süvari ile birlikte gözcü olarak Gamim mevkiinde bulunuyor! Bu bakımdan siz, yolun sağ tarafını tutup gidiniz� buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek, Müslümanları bir başka yoldan götürdü. Halid bin Velid, İslâm ordusunu uzaktan görünce, derhal dönüp Kureyşlilere durumu haber verdi.

Bu şartlar çerçevesinde Resûl-i Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabîleri toplayarak görüşlerini sordu. Onlar fikirlerini şöyle ifâde ettiler:

�Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Biz, ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik. Ama bu niyetimizin gerçekleşmesine mani olmak isteyen çıkarsa, elbette onlarla çarpışırız.�

Sahabîlerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz son derece memnun oldu. �Haydi öyle ise, Allah�ın ismi ile yürüyünüz,� buyurdu. Sadece Kâbe�yi ziyaret etmek gibi masum ve kudsî bir maksatla yola çıkmış Müslümanlar tekbir ve telbiyelerle Mekke�ye, Kâbe-i Muazzamaya doğru adım adım yol alıyorlardı.

Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), Kasvâ adındaki devesinin üzerindeydi. Kasvâ, Mekke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabîler buna mani olmaya çalıştılar. Fakat sonunda Kasvâ galip geldi ve bir adım ileri atmadan Allah�ın hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar. Fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

�Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat, bir zamanlar, filin Mekkeye girmesine mani olan, şimdi de Kasvâ�ya mani oluyor.

�Hayatım kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki Kureyş, Allah�ın Harem dahilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar çok istekte bulunursa bulunsun, ben onu muhakkak onlara vereceğim.�1

Gerçekten Kasvâ çökmemiş olsaydı. Müslümanlar doğruca Kureyş müşriklerinin üzerine varacaklardı. Bu hal ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma getirebilirdi.

Halbuki, Müslümanlar beraberinde sadece kılıç getirmişlerdi. Sair harp silahlarından tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna karşılık Kureyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıklarından sayıca daha fazla idiler.

Bütün bunlara rağmen, elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmayacaklardı. Tek bir kalb halinde çarpan bu bir avuç Müslüman, azlığı ve teçhizatsızlığına rağmen cesareti ve kahramanlığıyla ve Allah�ın da yardımıyla muzaffer de olabilirlerdi. Fakat bu durum, Harem-i Şerife karşı bir hürmetsizlik mânâsını taşıyacaktı. Peygamberimiz ve Müslümanlar ise, böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.

Ayrıca Mekke�de imanlarını gizlemekte devam eden, Müslümanların tanımadıkları kadın erkek bir çok kimse vardı. Çarpışma meydana geldiği takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.

Kaldı ki, henüz iman etmemiş olan Kureyş ileri gelenlerinden bir çok zat, yakın bir gelecekte imana gelip de İslâm dinine büyük hizmet etmeleri ve nice hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadderdi.

İşte, Kasvâ�nın âdeti olmadığı halde, Allah tarafından bir ilhamla çöküvermesi bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.

Sahabîlerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldamayan Kasvâ, Peygamber Efendimizin sevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat, Kureyşlilere doğru gitmeyip, başka tarafa saparak Hudeybiye denilen mevkiin nihâyetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu.1

On musluklu çeşme gibi

Hudeybiye�de Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yerdi. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.

Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûl-i Ekrem, �Ne oluyor, size?� diye sordu.

�Mahvolduk yâ Resûlallah!� dediler. �Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek, ne de abdest alacak su var.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz, elini ibriğin üzerine koydu, �Alınız, Bismillah� buyurdu.

O anda çeşmelerden su akarcasına, mübârek parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar, o sudan doya doya içtiler, abdest aldılar ve su kırbalarını ağzına kadar doldurdular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu mucizesini anlatan Câbir bin Abdullah Hazretlerine sonradan, �Kaç kişi idiniz?� diye sorulunca şu cevabı vermişti:

�Eğer, yüzbin kişi olsaydık, yine kâfi gelecekti. Fakat biz, bin beş yüz kadar idik.�1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashabıyla Hudeybiye�de bulunurken Huzaa Kabilesi reisi Büdeyl ibni Verkâ, kabilesinden birkaç kişi ile çıkıp huzura geldi. Tihâme kabilelerinden olan Huzaalılar, Cahiliye Devrinde bir husustan dolayı Peygamberimizin mensub olduğu Benî Haşim ile ittifak etmişlerdi. İslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadakat göstererek, Peygamber Efendimize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun, müşrik olsun hepsi Kureyş�in hal ve hareketlerine dair Mekke�de olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.

Peygamberimizin huzuruna çıkan Büdeyl, �Kureyşliler seninle çarpışmaya and içmişlerdir. Beytullahı ziyâret etmene asla müsâade etmeyeceklerdir� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz geliş maksadını tekrarladı. Şöyle buyurdu:

�Biz, buraya herhangi bir kimse ile çarpışmak için gelmedik. Maksadımız, umre yapmak, Beytullah�ı tavaf ve ziyâret etmektir.

�Harpler, Kureyş�i fazlasıyla yıpratmış, güçsüz hale getirmiş ve bir çok zararlara uğratmıştır. Şayet arzu ederlerse, yine kendilerine bir mütâreke müddeti tayin edeyim. Bu müddet zarfında, benden taraf emniyet içinde bulunsunlar.

�Kendileri, benimle sâir halklar arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o topluluklara galip gelir ve onlar İslâm dinine girerlerse ve eğer, Kureyş müşrikleri de, o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler.

�Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar.

�Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpışmaya kalkışırsa, varlığım kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki, şu tebliğ ettiğim din uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman Allah�da, bana yardım edeceği hakkındaki vâdini muhakkak yerine getirecektir.�1

Büdeyl, �Ben, senin söylediklerini Kureyşlilere ulaştırırım� diyerek Peygamberimizin yanından ayrıldı.

Büdeyl, adamlarıyla Mekke�ye dönüp durumu Kureyşlilere bildirmek istediyse de onlar önce, �Bizim, ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekke�ye giremeyecektir!� dediler.

Sonra büyükleri olan Urve bin Mes�ud araya girdi, �Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz, hoşunuza gitmezse reddedersiniz!� dedi.

Bunun üzerine Büdeyl�i dinlediler. Büdeyl, Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı.2

Kureyş elçisi Peygamberimizin huzurunda

Kureyşin ileri gelenlerinden biri olan Urve bin Mes�ud Büdeyl�in sözlerini yerinde buldu ve onlara şu teklifte bulundu:

�Doğrusu, Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz, onun tekliflerini kabul ediniz. Benim de gidip onunla konuşmama, görüşmeme izin veriniz� dedi.

Kureyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar, �Muhammed�e git! Fakat, kendi görüşünü gelip bize haber verme� diyerek Urve�yi azarladılar.

Buna rağmen Urve, çıkıp Peygamberimizin yanına geldi. Müşriklerin hazırlıklarını, Hudeybiye suyu başında beklediklerini ve hiçbir kimseyi Mekke�ye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

�Ey Urve! Allah için söyle. Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullahı ziyâret ve tavafa engel olunur mu?

�Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi ifâ etmek ve kurbanlık devererimizi kurban etmek arzusundayız.

�Sen, benim âile halkım olan kavmime şunu haber ver: Harp onları yiyip bitirmiştir. Kendileri, aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tayin etsinler. Bir de benimle Beytullah arasından çekilsinler. Bıraksınlar umremizi yapalım, kurbanlarımızı keselim.

�Aksi takdirde, yemin ederim ki, Allahu Taâla şu İslâm dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki va�dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla, çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim.�1

Urve bin Mes�ud, bir taraftan Peygamberimizle konuşuyor, diğer taraftan Sahabîlerin Resûl-i Ekreme karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla süzüyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkâr ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.

Kureyş müşriklerinin yanına dönünce, Efendimizin maksadını bildirdikten sonra, hayranlık duyduğu müşâhedelerini anlatmaktan da kendisini alamadı.

�Ey kavmim!� dedi. �Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları, Ashabının Muhammed�e hürmet ettikleri, sayıp sevdikleri gibi görmedim.

�Ashabından herhangi biri ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed onlara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

�Sahabîleri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı, kendisine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlar, gözlerini yere indiriyorlardı.

�Ben öyle anladım ki, bu kavim hiç bir zaman onu yalnız bırakmayacak, onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek, hiç bir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır. Gerisini siz düşünün.1

Sonra da, �O, size bir sulh teklifinde bulunmuştur. Gelin bu teklifi kabul edelim� dedi.

Urve�nin bu teklifi Kureyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı. Hattâ kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve, kendilerini terk edip Tâif yolunu tuttu.


Peygamberimizin elçisi

Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor, birbirlerine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, geliş maksadını Kureyşlilere bildirmek üzere Huzaâlı Hiraş bin Ümeyye�yi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş, Resûl-i Ekremin Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu.1

Hıraş bin Ümeyye, gidip Hz. Resûlullahın geliş maksadını anlattıysa da, müşrikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar, devesini boğazladılar, hattâ kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler girince bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hıraş bin Ümeyye canını zor kurtararak Peygamberimizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.

Elçisini öldürmeye kalkıştıkları halde Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi, teenni ile hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü, onun maksadı kan akıtmak değildi.

Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler, bu sefer Ahabişlerin reisi Huleys bin Alkame�yi elçi olarak gönderdiler. Efendimiz uzaktan Huleys�i tanıdı. Ashabına, �Bu gelen kurbanlıklara inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün�2 buyurdu.

Müslümanlar kurbanlık develerini Huleys�e karşı sürüverdiler ve �Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk�� diyerek telbiye getirdiler.

Bu ulvî ve ma�sum manzara karşısında Huleys�in gözleri dolu dolu oldu:

�Sübhanallah! Bu muazzam cemaatın, Beytullahı tavaf ve ziyaretten menedilmesi ne kadar çirkin bir harekettir.

�Kâbe�nin Rabbine andolsun ki, Kureyşliler bu yanlış tutum ve davranışları ile helâk olacaklardır! Halbuki bunlar, umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir� diye bağırmaktan kendini alamadı.

Peygamber Efendimiz, Huleys�in bu sözlerini uzaktan işitti ve, �Evet, öyledir ey Benî Kinane�den olan kardeş� buyurdu.

Huleys�in bu masum ve kudsî manzara karşısında söylenecek başka bir şeyi yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı, yanına gelip konuşmak bile istemedi. Doğruca Kureyşlilerin yanına döndü.

Huleys�in ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış kucaklamış ve yumuşatmıştı ki, müşriklere açıkça şöyle demekten çekinmedi:

�Ben onu Kâbe�yi tavaftan menetmemizin doğru olmayacağı fikrindeyim.�1

Ne var ki, Kureyş ileri gelenleri kendilerinden başka doğru düşünen kimsenin bulunmadığı fikrinde idiler. Huleys�in bu sözleri karşısında şaşırdılar, hattâ hiddete geldiler. �Sen nihâyet bir Arapsın. Cahilliğin ortada! Sus, bu işlere aklın ermez� diyerek hakarette bulundular.

Bu sözler Huleys�i fenâ halde kızdırdı. Resûl-i Ekrem Efendimizi müdafaa sadedinde çekinmeden şöyle dedi: �Yemin ederim ki, ya Muhammed�in yapmak istediğine mani olunmayacak veya ben bütün Ahâbişi tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim.�2

Fakat, bu tehdit bile Kureyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Binbir yalan ve dolanla tekrar Huleys�i kandırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mani oldular.

İkinci elçi: Hz. Osman

Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise, bir an evvel kat�i neticeyi elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Kureyşlilere güzelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömer�i göndermek istedi. Hz. Ömer mazeretini bildirdi. Şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Kureyş reisleri, benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım, bana suikastte bulunurlar. Mekke�de kabilemden hiç kimsem yoktur ki, beni himâyesine alsın. Buna rağmen, muhakkak benim gitmemi istiyorsanız, giderim.�

Peygamber Efendimiz hiçbir şey söylemeden sustu. Bunun üzerine Hz. Ömer, �Bu iş için, Osman bir Affan gitse daha münasip olur. Zira onun Mekke�de aşiret ve akrabası çoktur� teklifinde bulundu.

Gerçekten de Mekke�nin eşrafından olan Benî Ümeyye hep Hz. Osman�ın amcazadeleri idiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömer�in bu teklifini kabul etti. Hz. Osman�ı yanına çağırdı. Ona şu talimatı verdi:

�Kureyşlilere git! Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sadece şu Beytullahı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle. Sonra da onları İslâmiyete dâvet et.�

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Mekke�de Müslümanlıklarını gizleyen Müslümanlarla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekke�nin yakında fetholunup imanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber vermesini Hz. Osman�a emretti.

Hz. Osman, Kureyş müşriklerinin yanına vardı. Peygamber Efendimizin (a.s.m.), geliş maksadını tek tek anlattı. Onları İslâma dâvet etti. Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin Hz. Osman�a da cevapları menfi oldu:

�Git! Seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke�ye girip, Kâbe�yi tavaf edemeyecektir.�

Hz. Osman�la birlikte ayrıca on kadar muhacir Resûl-i Ekremin müsaadesiyle akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osman�la birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekke�nin yakında fethedileceği müjdesini vererek, onları sevindirdiler.

Bu arada Kureyş ileri gelenleri Hz. Osman�a, �Kâbe�yi tavaf etmek istersen, et� dediler.

Hz. Osman, �Hayır,� dedi, �Resûlullah (a.s.m.) tavaf etmedikçe, ben de etmem.�

Kureyşliler bundan rahatsız oldular. Hattâ hiddete gelerek Hz. Osman�ı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.

Fakat bu durum, Peygamber Efendimize Hz. Osman ve beraberindeki muhacir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı.1

* * *

Rıdvan Bîatı

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Osman�ın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca son derece müteessir oldu. Kureyş�in bu hareketi karşısında üzerlerine yürümekten başka bir çare kalmıyordu.

�Madem böyle, bu kavimle çarpışmadıkça, buradan kesinlikle ayrılmayacağız�1 buyurdu.

Zaten yapılabilecek başka bir şey de kalmamıştı. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi, elçi şehid etme cür�etini bile gösterebiliyorlardı.

Peygamber Efendimiz, �Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!� diye seslendi.

Hâtemü�l-Enbiyâ Efendimiz, daha sonra Rıdvan Ağacı olarak adlandırılacak olan Semüre ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker, çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine, Allah ve Resûlü yolunda canlarını fedâ edinceye kadar savaşacaklarına dâir biât ettiler.2 Bîattan bir tek kişi kaçındı: Münafıklardan Cedd bin Kays.3

Bu bîat, Sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hale gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe�yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.

Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur�ân-ı Kerimde şöyle beyân eder:

�And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü�minlerden Allah râzı oldu. Kalblerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.

�Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah�ın kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.�1

Bu sebeple bîata �Rıdvan Bîatı� adı verildi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bir hadislerinde, �Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiç biri Cehenneme girmeyecektir�2 buyurarak bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini açıkça beyan etmişlerdir.

Bîat haberi Kureyş müşrikleri tarafından duyulunca üç gün yanlarında alıkoydukları Hz. Osman�ı serbest bıraktılar.

Hz. Osman derhal Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp geldi. Böylece şehâdeti ile ilgili haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı.

Fakat, bîat yapılmış ve tamamlanmıştı. Sahabîler Hz. Osman�a, �Herhalde Kâbe�yi tavaf etmişsindir?� dediler.

Hz. Osman şu karşılığı verdi:

�Vallahi! Mekke�de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah da (a.s.m.) Hudeybiye�de otursaydı, o, Kâbe�yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim.�3

* * *


Hudeybiye 1 Antlaşması

Hicretin 6. senesi, Zilkàde ayı (Milâdî 628). Rıdvan bîatı, Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak, alelacele sulh teklifinde bulunmak gayesiyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı: Süheyl bin Amr (başkan), Huveytip bin Abdü�l-Uzzâ ve Mikrez bin Hafs.

Kureyş müşrikleri üç kişilik bu heyete şu direktifi vermişlerdi:

�Gidin, Muhammed�le sulh anlaşmasında bulunun. Fakat buradan dönüp gitmek şartıyla. Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın.�2

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Süheyl�in gelişini, isminin �kolaylık� mânâsını ifâde etmesinden dolayı hayra yorarak, Sahabîlerine, �Artık, işiniz bir derece kolaylaştı! Kureyşliler, sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler�3 buyurdu.

Sulh heyeti Peygamberimizin huzurunda

Kureyş elçisi Süheyl bin Amr, Resûlullahın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde diz çöktü. Peygamber Efendimiz ise bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.

Süheyl bin Amr uzun uzadıya konuştu. Sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali musalâhanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

Peygamberimiz, Hz. Ali�ye, �Yaz!� dedi. �Bismillahirrahmanirrahim.�

Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. �Biz, Bismillahirrahmanirrahim�i bilmiyoruz. Sen böyle yazma!� dedi.

Resûl-i Ekrem, �Öyle ise nasıl yazalım?� diye sordu.

Süheyl, �Bismike Allahümme, yaz� dedi.

Kureyşliler, eskiden beri �Bismillahirrahmanirrahim� yerine �Bismike Allahümme�yi� kullanırlardı.1

Peygamber Efendimiz, �Bismike Allahümme de güzeldir� buyurduktan sonra Hz. Ali�ye, �Haydi yaz: Bismike Allahümme� diye emretti.

Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.2

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ali�ye şöyle yazmasını emretti:

�Bu, Muhammed Resûlullahın, Süheyl bin Amr�la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir.�

Kureyş heyeti başkanı Süheyl yine itiraz etti, �Vallahi, biz senin gerçekten Allah�ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık. Beytullahı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık� dedi.

Peygamber Efendimiz, �Peki nasıl yazalım?� buyurdu.

Süheyl, �Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz� dedi.

Peygamber Efendimiz, �Bu da güzeldir� buyurduktan sonra, Hz. Ali�ye, �Yâ Ali, sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz� diye emretti.1

Hz. Ali, �Hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem� diye yemin etti.2

Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i Âleme karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, �Biz, Resûlullah Muhammed�den başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?� diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübârek elleriyle işâret buyurdu. Birden sustular.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ali�ye, �Bana o sıfatın geçtiği yeri göster� dedi.

Hz. Ali, �Resûlullah� kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise �İbni Abdullah (Abdullah�ın oğlu)� kelimelerini yazdırdı.3

Peygamber Efendimizin, sulha ciddi taraftar olduğunu, sulha giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini bu bir iki nümûneden de anlamak mümkündür.

Musalaha maddeleri

Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları, Müslümanların bu itirazları kabul etmeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması sonunda sıra musalaha maddelerinin yazılmasına gelmişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ile, müşrik elçiler arasında geçen konuşmalardan sonra karara bağlanan maddelerden mühimleri şunlardır:

1. Müslümanlarla müşrikler huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbirleriyle 10 yıl harp etmeyeceklerdir.

2. Peygamberimiz ve Sahabîler bu yıl Mekke�ye girmeyip, geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe�yi tavaf edecekler ve ancak Mekke�de üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır.

3. Medine�deki Müslümanlardan Mekke�ye iltica edenler Müslümanlara iâde edilmeyecek, fakat Mekke�den Medine�ye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler, istendiği takdirde geri verileceklerdir.

4. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimizle, isteyen de Kureyş�le birleşmekte serbest olacaklardır.1

Ashab-ı Kiram�ın hiddet ve itirazı

Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne surette olursa olsun Kureyş müşriklerini bir musalaha yazısı ile bağlamak ve bu surette İslâmın siyasî kudret ve mevcudiyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.2 Bu sebeple, Kureyş heyet başkanı Süheyl�in zahiren Müslümanların aleyhinde görülen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir anda kavramayamayan Ashab-ı Güzin başından beri hem hiddetleniyor, hem de zaman zaman itiraz ediyordu.

Hattâ, Kureyş heyet başkanı Süheyl, Peygamberimize, �Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim. Amma bizden size bir adam gelirse Müslüman olsa bile geri vereceksin� diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar birden hiddete gelerek, �Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?� diye itiraz etmişlerdi. Sonra da Peygamber Efendimize, �Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?� diye hayretle sormuşlardı.

Her şeye rağmen bir sulh akdedip, Kureyş müşriklerine İslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:

�Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip, geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır.�1

Ebû Cendel Hadisesi

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Gariptir ki bu, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amr�ın oğlu Ebû Cendel idi. İslâm şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke�nin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla Hz. Resûlullahın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.

Ebû Cendel, bizzat babasının kendisine revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i Âlemin ayakları dibine atmış, ona iltica etmişti. �Beni kurtar� diyordu.

Ne var ki, az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu. Nitekim, oğlunun geldiğini gören Süheyl, onu Peygamberimizden geri istedi:

�İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur� dedi.

Peygamber Efendimiz, �Biz, sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz� buyurdu.

Süheyl diretti:

�Vallahi� dedi, �ben de sizinle hiç bir madde üzerinde sulh olmam!�

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Haydi, bu seferlik bunu bana bağışla ve yazıyı imza et� buyurdu.

Süheyl�in bunu kabule asla niyeti yoktu, �Ben, bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam� dedi.

Peygamber Efendimiz tekrar, �Hayır! Bunu benim hatırım için yapacaksın� buyurdu. Buna rağmen Süheyl inadından vazgeçmedi:

�Ben bunu asla yapamam.�1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, iki müşkil durumla karşı karşıya kalmıştı. Ebû Cendel�i geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Halbuki o birçok sebeplerden dolayı bunu istemiyordu. Ama herşeyden önce söz vermiş, anlaşma yapmıştı.

Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendel�i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

Ebû Cendel�in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu:

�Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz, beni bana eziyet etsinler, işkencelere uğratsınlar diye mi, bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?�1

Fakat, ne çare Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı, imdad dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama, Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah, teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cendel�in bu feryad ve figânını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı. Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı.

Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cendel�e şöyle buyurdu:

�Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını Allah�tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol yaratır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefâsızlık edemeyiz�2 buyurdu.

Hz. Ömer�in Peygamberimize sorusu

Ebû Cendel, Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve �Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere ne için geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

�Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefâsızlık yoktur?�3

Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendel�in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı:

�Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı.�

Ebû Cendel, �Sen, neden öldürmüyorsun?� diye sordu.

Hz. Ömer, �Resûlullah (a.s.m.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı� cevabını verince Ebû Cendel, �Ben Resûlullaha itaatte senden geride kalmak istemem�1 dedi.

Müslümanların sadakât imtihanı

Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında Hz. Resûlullah anlaşma ile, görünüşte aleyhlerinde olan bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Sebep ve hikmetlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum, son derece Sahabîlerin güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından belli oluyordu.

Kendi âleminde, böylesine ağır şartlara evet dememin bir türlü izahını bulamayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi. Peygamberimize, �Sen Allah�ın hak peygamberi değil misin?� diye sordu.

Resûl-i Ekrem, �Evet, ben Allah�ın peygamberiyim� buyurdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma oldu:

�Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?�

�Evet, öyledir.�

�Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?�

�Ey Hattab�ın oğlu, ben Allah�ın kulu ve Resûlüyüm. Allah�ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhede maddelerini kabul etmekle de Allah�a isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.�

�Sen bize Allah�ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe�yi hep beraber tavaf edeceğimizi va�d etmiş değil miydin?�

�Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?�

�Hayır.�

�O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke�ye gidecek ve Kâbe�yi tavaf edeceksin.�1

Hz. Ömer�in, Hz. Ebû Bekir�le konuşması

Hz. Ömer, buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemiyordu.

Bu sefer Hz. Ebû Bekir�in yanına gitti. Onunla da aralarında şu konuşma oldu:

�Ey Ebû Bekir, bu zât, Allah�ın hak peygamberi değil midir?�

�Evet, o Allah�ın hak peygamberidir.�

�Peki biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üze re değiller mi?�

�Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!�

�O halde, dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?�

�Ey Ömer, o, Allah�ın Resûlüdür. Bu muâhedeyi yapmakta Rabbine asî olmuş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen, onun emrine itaat et!�

�O, bize Medine�de; �Beyt-i Şerife varacağız, tavaf edeceğiz� demedi mi?�

�Evet, ama, sana, �Beytullaha bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin� diye mi haber verdi?�

�Hayır.�

�Sen, muhakkak, yakın bir zamanda Beytullaha gidecek ve onu tavaf edeceksin� dedi.1

Hz. Ömer�in itiraf ve nedâmeti

Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır:

�Ben, hiç bir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır, onların yanına varırdım.

�Nihayet, Allahü Teâla, işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Resûlullah ise, işin böyle olacağını çok iyi biliyormuş.

�O gün, Resûlullaha (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, namazlar kılmaktan ve köleler azâd etmekten geri durmadım.�2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra, Sahabîlere, �Artık kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz� diye seslendi.3

Ne var ki, Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz, emrini ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:

�Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz.�

Fakat, Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor, kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı.

Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere tekrarladı:

�Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz�1 buyurdu.

Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz. Fahr-i Âlem, dönüp hanımı Hz. Ümmü Seleme�nin yanına gitti.

�Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime icabet etmiyor� diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.2

Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:

�Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız, sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırtıp o seni tıraş edinceye kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü, sen kurbanını kesecek ve tıraş olacak olursan, halk da öyle yapar.�3

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye�yi çağırıp tıraş oldu.4

Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: �Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki, neredeyse birbirlerine ezeceklerdi.�1

Sahabîlerin, Resûlullaha muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine getirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar, çok ağır buldukları muâhede ve musalaha hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını düşünüyor ve bu vahiy ile Peygamber Efendimizin (a.s.m.), verdiği emirden vazgeçeceğini umuyorlardı. En azından, umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke�ye girmelerinin temin edilebileceğini ümit ediyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için de bekliyorlardı. Nitekim, bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz. Resûlullahın da kurbanlık develerini kesip, mübârek başlarını tıraş ettirdiğini görünce, onların da Resûl-i Kibriyâya (a.s.m.), muhalefet etmiş duruma düşmemek için süratle kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladıkları görülüyordu.

Bu hadiseden, ayrıca Hz. Ümmü Seleme�nin de müstesna bir zekâ ve fazilete sahip olduğunu anlıyoruz. Hattâ, �Ümmü Seleme�nin Hudeybiye�de gösterdiği dirâyet ve fetâneti İslâm tarihinde hiç bir kadın göstermemiştir�2 denilmiştir.

Peygamberimizin duâ etmesi

Sahabîlerden bir kısmı başını kazıttırıyor, kimisi de kısalttırıyordu. Bunu gören Efendimiz, �Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin�3 diye duâ etti.

Saçlarını kısalttıran Sahabîler bu duâ karşısında bir an tereddüt geçirdiler. Aynı duâyı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler.

Peygamberimiz yine, �Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin� diye duâ etti.

Sahabîler üçüncü kere, �Yâ Resûlallah! Kırptıran, kısalttıranlara da duâ et� deyince, Resûl-i Ekrem, �Allah saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin�1 diyerek onları da duâsının içine dahil etti.

Sahabîler, �Yâ Resûlallah! Neden saçlarını kırptıran, kısalttıranları hariç tutup, saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin?� diye sordular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, cevaben şöyle buyurdu:

�Çünkü, saçlarını kazıttıranlar, emre tam uyup diğerleri gibi şüpheye düşmediler.�2

Sahabîler tıraş olduktan sonra, Allah tarafından estirilen bir rüzgâr, saçlarını Harem-i Şerife doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işâret sayarak birbirlerine müjdelediler.

Hudeybiye�den ayrılış

Server-i Kâinat Efendimiz, Ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medine�ye dönmek üzere Hudeybiye�den ayrıldı.

Ashab-ı Kiram, Kâbe-i Muazzama�yı ziyâret edemeyip döndüklerinden dolayı çok üzgün idiler.

Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimize, Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâü�l-Gamîm mevkiinde Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu:

�Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.�3

Cenâb-ı Hak, indirdiği aynı sûrede, ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle Müslümanların kısa zaman sonra gidip Kâbe�yi tavaf edeceklerini de haber veriyor ve Resûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu:

�And olsun ki Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke�nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti.�1

Hz. Ömer, Medine�ye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:

�Hudeybiye�den dönerken, Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermedi.

�Kendi kendime: �Ey Hattab�ın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak. Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap vermedi. Sen aleyhinde Kur�an�dan âyet inmesini hakettin!� dedim.

�Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. Sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin, �Ey Ömer bin Hattab!� diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, �Ben, zaten aleyhimde âyet inmiş olmasından korkmuştum!� dedim.

�Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, onu ancak Allah bilir.

�Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Oldukça sevinçli idi:

��Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o, bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir� buyurduktan sonra, onu okudu:

�Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık��1

Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin davranışlarıyla ilgili olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.

Mücemmi� bin Câriye, o ânı şöyle anlatır:

�Halk, korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu; �Halka ne oluyor?� diye.

��Resûlullaha vahiy gelmiş� dediler.

�Biz de, halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık. Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara �İnna fetehna leke fethan mübînâ�� diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.

�O sırada, Sahabîlerden birisi, �Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?� diye sordu.

Resûlullah Aleyhisselâm, �Evet, hayatım kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir!� buyurdu.�2

�Hudeybiye Büyük Bir Fetih�tir�

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine�ye doğru Ashabıyla gelirken bir Sahabînin, �Beytullahı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızın Haremde kurban edilmelerine de mani olunmuştur. Müslüman olarak da bize gelip sığınanları Resûlullah onlara geri çevirmiştir. Bu nasıl ve ne biçim fetihdir?� dediği kendisine haber verildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Bu, ne kötü bir sözdür� buyurduktan sonra, Hudeybiye�nin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:

�Evet! Hudeybiye Sulhü en büyük fetihdir. Müşrikler, sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanızı istemişlerdir.

�Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden görecek, öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür.�1

Hz. Resûlullahın böylesine kesin konuşmasından sonra Sahabîlerin de gönlüne bir ferahlık geldi. Sulhün bir fetih olduğunu şöyle itiraf ettiler:

�Vallahi, yâ Resûlallah, bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki sen, Allah�ın emirlerini bizden daha iyi bilirsin.�2

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Ashabıyla birlikte bir ay süren seferde sonra Zilhicce ayı başında Medine�ye geldi.3

Hudeybiye antlaşmasına kısa bir bakış

Kendilerini Kâbe�yi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa müştak Sahabîler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye muâhede ve musalasının aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun müsbet neticeleri görülmeye başlanınca, Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.), kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını anladılar.

Her şeyden evvel, İslâmın amansız düşmanı olan Kureyş müşrikleri bu sulh ile İslâm devletini resmen tanımış oluyorlardı.

Ayrıca bu sulh, diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş, fetih kapılarının açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhu, daha doğrusu bu mânevi fethi, kısa bir zaman sonra Hayber�in fethi ve ondan sonra da Mekke Fethinin takip ettiğini görüyoruz.

Yine bu sulh sayesinde, Müslümanlar için mânevî tebliğlerini harp ve darptan uzak, emniyet ve huzur içinde yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur. Müslümanlarla müşrikler arasında birbirlerinin vücudunu ortadan kaldırmak için cereyan eden harpler sebebiyle kimse kimseyle temas edip görüşme imkânı bulamıyordu. Bu sulh devresiyle İslâmın ve Müslümanların işine yarayacak bu geniş imkân meydana geldi.

Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da, Kur�an-ı Hakîmin parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâmın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kur�an�ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve taassublarını kırıp, mânevî hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir harp dâhisi olan Halid bin Velid ve bir siyâset dâhisi bulunan Amr bin Âs gibi, maddî kılıçla mağlubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sayesinde Kur�an�ın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.

Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekke�den Medine�ye, Medine�den Mekke�ye ziyâretler, ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takib ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve İslâma karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak, imâna karşı meyil gösterdi.

Hudeybiye Sulhundan Mekke�nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gönderilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke�nin fethine gidildiğinde bu sayı on bini buluyordu. Bu da, Hudeybiye Sulhunun ne kadar yerinde yapılmış bir anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

Kur�an�ın Hudeybiye Sulhünü �Feth-i Mübîn�, yani ap açık bir fetih olarak tavsif etmesi de, dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur�an�ın bunları değil de, Hudeybiye Sulhunu �Feth-i Mübîn� olarak nitelendirmesi, İslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmam-ı Zührî, buna işaretle, �İslâmda Hudeybiye Musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır�1 demiştir.

İbni Mes�ud�un (r.a.) rivâyeti de aynı meâldedir:

�Siz Fetih olarak Mekkenin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz, asıl fetih olarak Hudeybiye Sulhünü sayıyoruz.�2

Hudeybiye Sulhü aynı zamanda, siyasî büyük bir zaferdi. Çünkü, Hayber Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla buranın fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem, Medine�ye döndükten birkaç hafta sonra Hayber�in fethine muvaffak olmuştur.

Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Sulhu için Kur�an�ın, �Biz sana gerçekten açık bir zafer verdik� haber ve hükmünün ne kadar mu�cizâne ve veciz olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:

�Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için şer olur. Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz.�3

* * *

Ebû Basîr Kureyşlilerin Ticaret Yollarını Kesiyor

Peygamber Efendimizin, Hudeybiye�den Medine�ye dönüşü üzerinden pek fazla bir zaman geçmemişti.

Bu sırada İslâmiyetle müşerref olan Sakif Kabilesinden Ebû Basîr adındaki bir zat bir fırsatını bulup Mekke�den Medine�ye geldi.

Üç gün sonra, onu istemek üzere Kureyşliler iki kişi gönderdiler. Bunlar Peygamber Efendimize, �Bize karşı imza ettiğin antlaşmayı hatırlatırız� diyerek Ebû Basîr�i geri istediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, anlaşma gereğince Ebû Basîr�i geri vermek zorundaydı. Ona, �Ey Ebû Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyşlilerle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dinimize göre, verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.

�Muhakkak Allah, sana ve senin gibi müşrikler içinde kalan Müslümanlara bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır� deyip teselli verdi. Sonra onu gelen adamlara iâde etti.

Ebû Basîr, �Yâ Resûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsun?� diye feryad etti.

Resûl-i Ekrem, tekrar ona teselli verdi:

�Sen git! Muhakkak Allah, sana ve senin gibilere bir çıkar yol yaratacaktır.�1

Kureyş�in gönderdiği iki adam Ebû Basîr�i alarak Medine�den yola çıktılar. Zülhuleyfe�ye ulaştıklarında orada oturup beraber yemek yediler.

Ebû Basîr her an onlardan nasıl kurtulabileceğini düşünüyordu. Önce onlarla yakınlık kurmak istedi. Bunun için kendileriyle sohbete başladı. Huneys adındakinin ismini, babasının kim olduğunu sorup, öğrendikten sonra, �Öyle zannediyorum ki, senin şu kılıcın oldukça keskindir� dedi.

Adam, �Evet,� dedi, �oldukça keskindir.�

Ebû Basîr gayet sakin ve emniyet verici bir tavırla, �Ona bir bakabilir miyim?� diye sordu.

Huneys, �İstiyorsan, al bak� dedi.

Ebû Basîr bulunmaz bir fırsatı yakalamıştı. Kılıcı kaptığı gibi Huneys�in üzerine yürüyüp işini bitirdi.1

Bunu gören diğer arkadaşı son sürat kaçarak Medine�ye geldi. Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı, �Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Ben ise elinden zor kurtuldum� diyerek Ebû Basîr�den dolayı şikayet etti.

Bu sırada Ebû Basîr de geldi, �Yâ Resûlallah! Sen, beni onlara teslim ile ahdini yerine getirmiş oldun. Şimdi, Allah beni onlardan kurtardı� diyerek bir daha müşriklere iâde edilmeyip Medine�de kalmayı istedi.

Ebû Basîr�in cesaret ve atılganlığına hayret eden Efendimiz, Sahabîlere hitaben, �Bu adam, harp kışkırtıcısı, kızıştırıcısıdır! Hele yanında, bir takım adamlar da bulunsa, artık elinden gelmeyecek iş yoktur�2 buyurdu.

Bu sözler üzerine Ebû Basîr, tekrar Kureyşlilere iâde edileceği düşüncesine katıldı. İçinde yine feryatlar koptu.

Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz, onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medine�de kalmasına da müsaade etmedi. �Haydi çık, istediğin yere git� diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı.3

Bunun üzerine Ebû Basîr de, Medine�den çıktı. Deniz sahilinden Mekke�den Şam�a giden yol üzerindeki Îs Vadisine gidip yerleşti.

Mekke�de hapsedilmiş bulunan Müslümanlarla, îmânlarını gizleyenler bunu duyunca birer ikişer kaçarak Ebû Basîr�in yanında toplandılar. Kısa zamanda sayıları yetmişi buldu. Hattâ, etraftaki kabilelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı.

Böylece Ebû Basîr, etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyş�in Şam�a gönderdiği bütün ticaret kafilelerinin yolunu kesip, adamlarını öldürüyor ve mallarına da el koyuyorlardı.1

Kendilerini tehdit eden bu durum karşısında Kureyşliler Peygamber Efendimize derhal bir elçi gönderdiler. Elçinin Peygamberimize getirdiği mektupta şunlar yazılı idi:

�Allah ve akrabalık aşkına! Sen, Ebû Basîr�in arkadaşlarına haber salsan ki, bundan böyle her kim, Medine�ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selâmettedir. O, geri çevrilmeyecektir.�2

Kureyşin bu rica ve müracaatları üzerine Peygamber Efendimiz de Ebû Basîr ve yanından bulunan Müslümanları dâvet için Ebû Basîr�e bir mektup yazdı.

Ebû Basîr o esnada ağır hasta idi. Resûl-i Ekrem Efendimizin mektubu kendisine ulaştığında son nefeslerini alıp veriyordu. Bu vaziyette mektubu eline aldı, yüzüne gözüne sürdü, Henüz tam okumadan da ruhunu teslim etti.

Ebû Cendel ve diğer Müslümanlar onun cenaze namazını kılıp defnettiler.3

Daha sonra Ebû Cendel, diğer Müslümanları da yanına alarak Medine�ye Peygamberimizin yanına geldi.4

* * *

Ümmü Külsüm, Peygamberimize İlticâ Ediyor

Hudeybiye Anlaşmasının üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki, Peygamberimizin Mekke�deki azılı düşmanlarından Ukbe bin Ebî Muayt�ın Müslüman olan kızı Ümmü Külsüm, bir yolunu bulup Medine�ye geldi. Resûl-i Ekrem Efendimize iltica edip şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Ben, dinim için onların yanından kaçıp senin yanına geldim! Beni koru, müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirecek olursan, bana işkence yaparlar, dinimden döndürmeye çalışırlar.�1

Bunun üzerine inen âyet, Peygamber Efendimizin nasıl hareket etmesi gerektiğini tayin etti:

�Ey îmân edenler! Mü�min kadınlar hicret etmiş olarak size geldiğinde onları imtihan edin. Onların îmânını Allah hakkıyla bilir. Eğer mü�min olduklarına kanaat getirirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir; onlar da bunlara helâl olmaz. Müşrik kocalarının onlara verdiği mehri iâde edin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın; onlara verdiğiniz mehri geri isteyin. Kâfirler de size katılan Müslüman hanımlarına verdikleri mehri geri istesinler. Allah�ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyi hikmetle yapar.�2

Bu âyet-i kerime, Hudeybiye Sulhundaki Medine�ye hicret ve ilticâ edecek Müslümanların iâdesi ile ilgili maddenin erkeklere mahsus olduğunu, kadınlara şâmil bulunmadığını ortaya koyuyordu.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, müşriklerin arasından Medine�ye çıkıp gelen erkekleri iâde ettiği halde Müslüman kadınları geri çevirmedi.

Nitekim, Ümmü Külsüm�ü de kardeşleri Velid bin Ukbe ile Umâre bin Ukbe Medine�ye gelerek istedikleri zaman; Resûl-i Ekrem, �Muâhededeki o şartın hükmünü, Allah, kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı� buyurarak Ümmü Külsüm�ü onlara teslim etmedi.

Bu âyetin nazil olmasından sonra Mekke�den Medine�ye hicret eden kadınlar bir nevi imtihana tâbi tutuluyorlardı. Onlar, �Vallahi biz, sadece Allah�a ve Resûlüne ve İslâmiyete olan muhabbet ve bağlılığımızdan dolayı çıkıp geldik. Yoksa ne koca, ne mal, ne başkasına olan kin ve buğzumuz sebebiyle gelmedik� diye yemin ediyorlardı.

Bunun üzerine Medine�de kalmalarına müsaade edilip geri çevrilmiyorlardı. Böyle yeminde bulunanların mehirleri de kocalarına iâde ediliyordu.1

İnen âyet-i kerimede ayrıca mü�minlere �Kâfir olan kadınlarınızı artık nikâhınız altında tutmayın� diye emrediliyordu.

Bunun üzerine Hz. Ömer, o zamana kadar nikâhı altında bulunup Mekke�de oturan müşrik iki hanımını boşadı.2

Mar
03

Hicretin BeÅŸinci Senesi

Dûmetü’l-Cendel Gazâsı

Hicretin 5. senesi, Rebiülevvel ayı (Milâdî, 626). Birkaç Arap kabilesi Medine�ye on beş gece uzaklıkta bulunan Şam beldelerinden biri olan Dûmetü�l-Cendel�de toplanarak gelen giden yolcuları rahatsız ediyorlar, onlara zulmediyorlardı. Ayrıca İslâm devletinin başşehri Medine üzerine yürümeye de hazırlanıyorlardı.1

Peygamberimiz bu durumu haber aldı. Vakit geçirmeden bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Efendimiz, bu tarz gazâlarda dâima düşmanı yerinde ve ânında bastırmak tarzını tercih ederdi. Ordusuyla adı geçen mevkie vardığında ortalıkta kimseler görünmüyordu. Düşman, İslâm ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu duymuş ve kaçmıştı. Yalnız bir kişiye rastladılar, o da dâvet üzerine Müslüman oldu.2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kaç geceyi burada düşmanı beklemekle geçirdikten sonra Medine�ye geri döndü.

* * *

Peygamberimizin Hz. Zeynep bint-i CahÅŸ ile Evlenmesi

Hicretin 5. senesi, Zilkâde ayı. Hz. Zeynep bint-i Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Abdülmuttalib�in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evladlık edindiği Hz. Zeyd bin Hârise ile evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı.1

Hz. Zeynep ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.

Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeynep�i kendisine mânen küfüv (denk) bulmuyordu. Bu durum mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, �Yâ Resûlallah! Ben, âilemden ayrılmak istiyorum� dedi.

Peygamberimizin cevaben, �Zevceni tut boşama! Allah�tan kork� buyurdu.2

Fakat Hz. Zeyd, ferasetiyle Hz. Zeynep�in yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygamber hanımı olacak fıtratta bulunduğunu hissetmişti. Kendisini de ona zevc olacak fıtratta mânen küfüv bulmadığı için boşadı.

Peygamber Efendimiz, mânevî geçimsizlik sebebiyle Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep arasındaki evliliğin son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeynep (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.

Hz. Zeynep�in iddeti (boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet) dolmuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz birgün Hz Âişe Validemizle oturmuş sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:

�Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikâhladık�tâ ki evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin mü�minler için günah olmayacağı anlaşılsın. Allah�ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.

�Allah�ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebâl yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah�ın kanunu böyledir. Allah�ın emri, tâyin edilmiş ve değişmez bir hükümdür.�1

Vahiy hali sona erince, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gülümsedi, �Allah�ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep�e, kim gidip müjdeler?� buyurdu.

Âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. Zeynep�i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu emre uyarak Hz. Zeynep�i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerimedeki �Biz onu sana zevce yaptık� beyanı bu nikâhın bir akd-i semavi olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulâde, örf ve zahirî muâmelelerin üstünde sırf Allah�ın emriyledir ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah�ın emrine boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu evliliğin mühim bir hikmeti

Cenâb-ı Hakkın emriyle, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Zeynep arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer�i hükmü olduğu gibi, bütün mü�minleri ilgilendiren bir hikmet ve fayda tarafı da vardı. Bu da konu ile ilgili gelen vahyin: �Tâ ki, evlâtlıklarını, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü�minler üzerine günah olmasın� meâlindeki kısmında beyan buyurulmuştur.

Çünkü, Cahiliyye Devrinde, bir kimse birisini evlât edindiği zaman, halk, evlâtlığı, onun adıyla anar ve evlâtlık, öz evlât gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle bu inanca göre, evlâtlığın boşadığı kadını, onu evlât edinen kimse alamazdı, bu haramdı.

İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlânın emrine uyarak, Hz. Zeynep�i zevceliğe almasıyla Cahiliyye Devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğunu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü�minler için de vebâl ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.1

Münafıkların dedikoduları

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Zeynep�le evlenince, her meselede fırsat kollayıp, Müslümanlar arasında fitne ve fesad çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye Devri inancına göre, evlâtlığın boşadığı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, �Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı. Kendisi ise oğlu Zeyd�in boşadığı karısıyla evlendi� diyerek yaygaraya başladılar.2 Gelen vahiy bu hususa da açık bir şekilde şöyle cevap veriyordu.

�Muhammed hiçbirinizin babası değildir; o Allah�ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.�1

Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibariyledir, beşerî şahsiyetleri itibariyle değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur�ân-ı Kerim, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, meâlini aldığımız son âyet-i kerime ile mânen şöyle demektedir:

�Peygamber rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere �oğlum� dese, ahkâm-ı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!�2

Böyle bir çok cihetlerden hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki, bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü�minlerin gözünden kaçmaz.

Düğün ziyafeti ve bir mu�cîze

Evliliklerinde Ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeynep�le evlendiği gün, Enes bin Mâlik�in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeynep�e kâfi gelebilecek kadardı.

Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren �Hâdim-i Nebevî� ünvaniyle şöhret bulan Hz. Enes bin Mâlik şöyle anlatır:

�Nebî (a.s.m.) götürdüğümü kabul etti ve �Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali�yi (r.a.) çağır� diye emretti. Bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullahın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.

�Bu sefer, �Bak, Mescid�de kim varsa, onları da çağır� dedi. Öyle yaptım. Mescid�e gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, �Resûlullahın düğün ziyafetine buyurunuz� dedim.

�Geldiler. Nihayet sofra doldu. Bana, �Mescid�de kimse kalmadı mı?� diye sordu. �Hayır� dedim.

�Bu sefer, �Bak, yolda kim varsa, onları da çağır� dedi.

�Çağırdım. Odalar da doldu. �Gelmeyen kimse kaldı mı?� diye sordular.

�Hayır, yâ Resûlallah!� dedim.

��Haydi çanağı getir� buyurdu.

�Getirip önüne koydum. Elini çanağın üzerine koyup bereket duâsında bulundu. Bundan sonra, �Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin� buyurdu.

�Dâvetliler emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün dâvetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler.

�Ben çanaktaki hurmaya bakıyordum. Sofada ve odalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yedikleri halde çanaktaki hurma getirdiğim gibi duruyordu.

�Resûlullah bana, �Ey Enes! Kaldır� diye emretti.

�Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi olduğu gibi anlattım. Annem de bana, �Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer, Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı� dedi.�1

Peygamberimiz Hz. Muhammed�in (a.s.m.) dini, dâveti ve risaleti umumî olduğu için, hemen hemen kâinatın her nevinden mucîzelere mazhar olmuştur. Duâsıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucîzeler göstermiştir. Mevzu ile ilgisi bakımından bu mucîzeyi burada naklettik. Ve, duâ ediyoruz:

�Yâ Rab! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!�

Hicâb âyetinin nâzil olması

Hz. Zeynep�in düğün yemeğine dâvet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe�nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca Ezvâc-ı Tâhiratın da odalarına uğradı. Biraz sonra konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara birşey diyemedi. Tekrar, Hz. Âişe Vâlidemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saâdete girdi.

Daha önceleri de Hz. Ömer, �Yâ Resûlallah! Hanımlarınızı perde arkasına alsanız. Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider� derdi. Fakat, Cenâb-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ömer�in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ bir gün Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Sevde�yi dışarda görmüş ve �Ey Sevde! Biz seni tanıdık� demişti.2 Bu sözü, Hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarfetmişti.

Hz. Zeyneb�in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicâb âyeti nâzil oldu:

�Ey îmân edenler! Yemek için dâvet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Dâvet edildiğinizde ise girin; fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir; o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamberin hanımlarından birşey istediğinizde de perde arkasından isteyin. Hem sizin kalbiniz, hem de onların kalbi için bu daha temiz bir harekettir. Ne Allah�ın Resûlüne eziyet vermeniz, ne de ölümünden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size ebediyen câiz değildir. Muhakkak ki bu Allah katında pek büyük bir günahtır.�1

Nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvâc-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.2

Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlarla, hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ezvâc-ı Tâhirat gerektiği zaman ancak perde arkasında konuşur görüşürlerdi.3

Bir gün Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymune bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamberimiz hanımlarına, �Perde arkasına çekiliniz� diye emretti.

Onlar, �Yâ Resûlallah, o âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz� dediler.

Peygamber Efendimiz, �Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?� buyurdu.4

Müslüman kadınlara tesettürün emredilmesi

Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.

Bunların, mü�minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, �Biz onları köle sanmıştık� diyerek mazeret uydururlardı.

Bu hâdiseler üzerine Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerime nâzil oldu:

�Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü�minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur��1

* * *

Benî Mustalık Gazâsı

Huzaâ kabilesinden Benî Müstâlik oymağının reisi Hâris bin Ebî Dırar, kabilesiyle birlikte etrafta sözünü geçirdiği bir kaç Arap kabilesini daha bir araya toplayarak Medine�ye, Müslümanların üzerine yürümeye hazırlanıyordu.1

Böyle bir hazırlığın olduğu haberi Medine�ye ulaştı. Peygamber Efendimiz, önce haberin doğruluk derecesini öğrenmek istiyordu. Bu maksatla, Ashabtan Büreyde bin Husaybe�l-Eslemî�yi vazifelendirdi. Hz. Büreyde, Benî Müstalık yurduna gidecek ve durumu öğrenecekti.

Hz. Büreyde, Medine�den ayrılmadan önce, Peygamberimize, onları şüphelendirmemek ve kendini muhafaza etmek gayesiyle hakikata muhalif beyanda bulunup bulunamayacağını sordu. Resûl-i Ekrem gerektiğinde böyle hareket edilebileceği müsâadesini verdi.

Hz. Büreyde, Müstalıkoğullarının yurduna vardı. Onlardan biriymiş gibi davrandı ve şöyle dedi:

�Ben, sizdenim. Şu adam [Peygamberimiz] için derlenip toplandığınızı işittim. Ben de kavmimden bana itâat edenlerle size katılmak istiyorum. Onların [Müslümanların] kökünü kazıyıncaya kadar işbirliği yapalım!�

Benî Müstalıkların reisi Hâris bin Ebî Dırar, �Biz de, bu iş için hazırlanıyoruz. Bize katılmakta acele et!� dedi.

Hz. Büreyde, �Şimdi hayvanıma atlar ve kavmimden büyük bir toplulukla yanınıza gelirim� diyerek oradan ayrıldı.2

Hz. Büreyde, derhal Medine�ye gelip durumu Resûl-i Kibriyâ Efendimize bildirdi.

İslâm ordusunun hareketi

Şaban ayının ikinci Pazartesi günü idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, yedi yüz kişi ile, yerine Hz. Zeyd bin Hârise�yi vekil tayin ederek Medine�den hareket etti. İslâm ordusunda 30 kadar at vardı. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Âişe ile Hz. Ümmü Seleme Vâlidemiz de birlikte idiler.1

Gariptir ki, münafıklar, hiç bir gazâya bu gazâ kadar ilgi göstermemişlerdi. Bir çoğu İslâm ordusuna katılmıştı.2 Maksatları; ganimetten istifâde etmek ve fırsat kollayarak Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmekti.

İslâm ordusu Müreysi Suyu başına doğru ilerlerken, düşman casuslarından biri ele geçirildi. Yapılan dâvet üzerine Müslüman olmayınca katledildi.3

Bunu duyan Müstalıkoğulları fazlasıyla korktular. Hattâ etraftan topladıkları bir çok kimse kendilerini terk ederek dağıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Müreysi Kuyusu başına kadar geldi. Hemen orada kendileri için deriden bir çadır kuruldu. Sonra ordusunu harp nizamına koydu. Muhacirlerin sancağını Hz. Ebû Bekir�e, Ensarınkini ise Sa�d bin Ubâde�ye verdi. Hz. Ömer�e, �Lâ ilâhe illallah, deyiniz de canlarınızı, mallarınızı koruyunuz� diye seslenmesini emretti. Müstalıkoğulları teklifi kabul etmediler. Üstelik mücahidlere ok atarak çarpışmayı bizzat başlatmış oldular.4

Bunun üzerine mücahidler de onlara ok atmaya başladılar. Sonra Peygamber Efendimiz, ordusuna birden hücuma kalkma emri verdi. Hücum neticesinde Benî Müstalıklardan on kişi öldürüldü. Geri kalanları ise esir alındı.1

İslâm ordusundan ise, sadece bir mücahid yanlışlıkla düşmandan biri sanılarak bir Müslüman tarafından şehid edildi.2

Benî Müstalıklardan esir alınanlar 200 kadardı. Bir çok deve, sığır ve davar da ganimet alındı. Ganimet malları bir araya toplandı. Usûlüne göre taksim edildi. Esirler ise mücahidler arasında bölüştürüldü.

Müreysi Kuyusu mevkiinde çarpışma vuku bulduğu için bu gazâ, Müreysi Gazâsı adıyla da zikredilir.3

Münafıkların bir tertibi

Müreysi zaferi kazanıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz, mücahidlerle burada bir kaç gün istirahat edip beklemeyi uygun bulmuşlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi, bu gazâya çok sayıda münafık katılmıştı.4 Hattâ bazı kaynaklara göre, o zamana kadar münafıkların, hiç bir gazâya bu derece ilgi gösterdikleri görülmemişti. Bu ilgileri ve fazla iştirakleri elbette sebepsiz değildi. Bir taraftan ganimete konmak, diğer taraftan gün geçtikçe saflarını sıklaştıran, çoğalan ve kuvvet kazanan Müslümanları, en küçük fırsatları dahi değerlendirerek birbirine düşürmek, aralarına fitne, fesad tohumu saçmak.

İşte bu bekleme esnasında, Hazreç Kabilesinden Benî Amr bin Avf�ın müttefiki olan Sinan bin Veber el-Cühenî ile Hz. Ömer�in Benî Gıfar�dan ücretle tuttuğu seyisi Cahcah arasında kuyu başında bir kavga çıktı. Cahcah, yumruk ve tokatlarla Sinan�ın yüzünü kanlar içinde bıraktı. Sinan ise feryadı basıp, �Yetişin Muhacirler, neredesiniz?� diye seslendi.5

Feryadları duyan Ensarla Muhacirler derhal toplandılar. Kılıçlarını sıyırdılar. Az kalsın büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirlerine gireceklerdi. Muhacirlerle Ensarın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşmalar yaptılar.

O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, topluluğun bulunduğu yere geldi ve �Cahiliyye insanlarının dâvâsı mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryadlar? Derdiniz nedir?� diye sordu.

Ashab, bir Muhacirin Ensardan birini tokatladığını söyleyince, �Bırakınız şu Cahiliyye âdet ve dâvâsını. Çünkü o, bir murdarlık, bir kötülüktür. Cahiliyye dâvâsını güden, kendini Cehenneme atmış olur�1 buyurdu.

Bunun üzerine Sinan, Cahcah üzerindeki hak ve dâvâsından vazgeçti. Bu esnada münafıkların reisi Abdullah bir Übeyy bin Selûl�un ortaya atıldığı görüldü. Zira, bu hâdise onun için ele geçmez bir fırsattı. Bunu bahâne ederek Müslümanların arasını bozabilirdi. Nitekim, �Ey Ensar! Bu Muhacirler, sayenizde kuvvet ve şöhrete nâil olmuşken, şimdi bize böylesine hakaretle muâmele ediyorlar� diye bağırdı.

Sonra şeytanî bir tavırla kavmine dönerek şöyle dedi:

�Bunları şehrinize getirip bir yer verdiniz, mal ve erzakınıza ortak yaptınız. Uğradığınız bu hakaretlere tek sebep yine sizsiniz.

�Vallahi, biz Medine�ye dönecek olursak en izzetli ve kuvvetli olan [kendisi ve etbâı] en zelil ve en zâif olanı [hâşâ Peygamberimiz ve Muhacirler] oradan sürüp çıkarılacaktır.�2

Arkasından da bir sürü herzeler savurdu.

Orada bulunan genç Sahabî Hz. Zeyd bin Erkam, Abdullah bin Übeyy�in bu sözüne karşı çıktı, �Vallahi, kavminin içinde zelil ve menfur olan ancak sensin. Muhammed (a.s.m.) ise, Allah tarafından aziz kılınmıştır� dedi. Peygamberimize derhal durumu bildireceğini söyledi.

Başmünafık, bu sözler karşısında vaziyet değiştirerek, �Ey kardeşimin oğlu! Sus! Vallahi ben şaka yapmıştım�1 diyerek münafıklığını ortaya koydu.

Hz. Zeyd bin Erkam susmadı. Abdullah bin Übeyy�den işittiklerini olduğu gibi gelip Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimizin rengi birden değişti. Yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Sa�d bin Ebî Vakkas, Muhammed bin Mesleme gibi Muhacir ve Ensardan zatlar bulunuyordu. Her şeye rağmen meseleyi tahkik etmeyi uygun buldu.

Hz. Zeyd�e, �Sakın, İbni Übeyy�e karşı kin ve düşmanlığından dolayı bunu söylemiş olmayasın?� buyurdu.

Hz. Zeyd (r.a.), �Hayır! Vallahi, bunları ondan işittim!� dedi.

Resûl-i Ekrem, tekrar, �Yanlış duymuş olamaz mısın?� diye sordu.

Hz. Zeyd, aynı şekilde bu sözleri münafıkların reisinden kelimesi kelimesine işittiğine dâir ikinci defa Allah adına yemin etti.

Abdullah bin Übeyy�in bu sözleri sarfettiği orduda da duyuldu. Ensardan bazıları, �Kendi kavminin efendisi hakkında haksız isnadda bulundun� diyerek Hz. Zeyd bin Erkam�ı kınadılar. Zeyd onlara cevaben şöyle dedi:

�Vallahi, ben bu sözleri ondan işittim! Eğer bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım yine Resûlullaha gidip söylemekten asla geri durmazdım. Allah Teâla�nın, Peygamberine bu hususta vahiy indirip, kimin yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullahın sözlerimi doğrulayacağını umarım� dedi.

Sonra da, �Allah�ım! Resûlüne, sözlerimi doğrulayacak vahyini indir�1 diye duâ etti.

O sırada Hz. Ömer, �Yâ Resûlallah! Müsâade buyur da şu münafığın boynunu vurayım! Eğer onu Muhacirlerden birinin öldürmesini uygun görmüyorsanız, Sa�d bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme�ye emredin, onu öldürsünler!�2 dedi.

Resûl-i Ekrem, bu tekliften memnun kalmadığı gibi, cevabı da düşündürücü oldu:

�Eğer, ben onun öldürülmesine müsâade edersem, Medine eşrafından bir çoğunun gönlüne korku ve endişe düşer. Ayrıca işin iç yüzünü bilmeyen halk, �Muhammed Ashabını öldürüyor� diye konuşmaya başladıkları zaman durum ne olur, biliyor musun?�3

Resûl-i Ekrem Efendimiz, günün en sıcak saati olmasına rağmen mücahidlerle derhal Medine�ye doğru yola çıkmalarını emretti. Halbuki, o güne kadar, böyle günün en sıcak saatinde yola çıktıkları görülmüş değildi.4

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Abdullah bin Übeyy�i yanına çağırdı, �Bana ulaşmış olan sözleri sen mi söyledin?� diye sordu.

Başmünafık söylediklerini inkâr etti:

�Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah�a yemin ederim ki, ben o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak bir yalancıdır� dedi.

Peygamber Efendimizin, günün sıcak saatinde ordusunu harekete geçirmesi, Müslümanlar arasında hayretle karşılandı. Ensarın ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr, �Yâ Resûlallah! Bu saatte yola çıkmak uygun değildir. Sen, böyle zamanda yola hiç çıkmazdın� dedi.

Resûl-i Ekrem, �Adamınızın söylediğini duymadın mı?� buyurdu.

Üseyd bin Hudayr, �Hangi adam, yâ Resûlallah?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Abdullah bin Übeyy� dedi.

Üseyd bin Hudayr, �Ne söylemiş?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Medine�ye dönünce, en aziz ve kuvvetli olan, en zelil ve zaif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır, demiş� dedi.

Üseyd bin Hudayr, �Yâ Resûlallah! İstersen, sen onu Medine�den sürüp çıkarırsın!

�Vallahi, zelil ve zâif olan odur. Aziz ve kuvvetli olan da sensin!

�Yâ Resûlallah! Sen, yine de ona rıfk ve şefkat ile muâmele buyur!

�Vallahi, Allah, seni bize getirdiği zaman, kavmi ona hükümdarlık tacı hazırlıyordu.

�O, elinden saltanatı senin çekip aldığını sanmaktadır� diye konuştu.1

Peygamber Efendimiz mücahidlerin Abdullah bin Übeyy�in söylediği sözlerle meşgul olmasını istemiyordu. Bunun için hareket emri verdiği günün sabahına kadar yola devam ettiler. Mücahidler son derece yorulmuşlardı. Güneşin sıcaklığı etrafı basınca konakladılar. Yorgunluk ve uykusuzluktan mecalleri kalmamıştı. Derhal uykuya daldılar.

Böylece Resûlullah Efendimiz, dedikodunun ordu arasında da büyümesine fırsat vermemiş oluyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Bek�â mevkiinden hareket edeceği sırada şiddetli bir fırtına esti. Mücahidler korkup ürktüler. Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn�ın Medine�ye baskın yapmış olmasından endişe duydular. Zira, onunla yapılan anlaşma müddeti son bulmuştu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Size Uyeyne bin Hısn�dan bir zarar gelmez� dedi. Sonra da, �Korkmayınız! Bu fırtına, bir büyük kâfirin ölümü dolayısıyla esmektedir!� buyurdu.

Gerçek, Resûl-i Ekrem Efendimizin haber verdiği gibiydi. Medine�ye vardıklarında münafıklara arka çıkan Yahudî büyüklerinden Rifaâ bin Zeyd bin Tabut�un aynı gün ölmüş olduğunu öğrendiler.1 Bu adam, Peygamberimiz ve İslâmın azılı düşmanlarından biri idi.

Hz. Abdullah�ın teklifi

Kaderin cilvesi bu; baba Übeyy, nifakın reisliğini yaparken, oğul Abdullah, İslâmı fevkalâde bir ciddiyet ve ittikâ içinde yaşayan halis bir Müslümandı. Babasının sözlerini duyunca, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı, �Yâ Resûlallah,� dedi, �babamla aranızda geçen hadiseyi işittim. Onu öldürmek istediğinizi haber aldım. Eğer bu işi muhakkak yapacaksanız, bana emir buyurunuz, şu anda gidip başını huzurunuza getireyim. Bütün Hazreçliler bilirler ki, babama pek ziyade muhabbetim vardır. Onun öldürülmesini başkasına havale ederseniz, ihtimal ki, o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kafire karşı bir mü�mini öldürerek Cehenneme müstahak olurum!�

Sahabîdeki îmân işte böylesine kuvvetli idi. Resûlullah ve Müslümanlara hakaret eden babasının başını kesecek kadar!

Resûl-i Ekrem; verdiği cevapla bu kahraman Sahabîyi şöyle teselli etti:

�Ey Abdullah! Babanı öldürmeyi istemedim. Hiç kimseyi de onu öldürmekle vazifelendirmedim. Aramızda yaşadıkça ona iyi davranırız!�1

İslâm ordusu Medine�ye yaklaşmıştı. Akik denilen vadide Hz. Abdullah atından indi. Babası Abdullah bin Übeyy�in önünü kesti. Devesini ıhdırıp çöktürdü ve, �İzzet ve kuvvetin, Allah ve Resûlüne ait olduğunu söylemedikçe, seni asla bırakmayacağım� dedi.

Başmünafık birden şaşkına döndü. Bu sözleri hiddetli hiddetli söyleyen, oğlu Abdullah idi. Bunu nasıl yapabilirdi? Îmân etmiş gibi görünen münafık, elbette gerçek bir îmânın insana neler yaptırabileceğini bilemezdi.

Oğluna, �Demek, sen, bu kadar insanlar arasında beni Medine�ye sokmayacaksın, öyle mi?� dedi.

Hz. Abdullah, �Evet,� dedi, �bugün insanlar arasında, en aziz kimdir, en zelil kimdir, sana öğretmeden seni asla bırakmayacağım. Hattâ izzet ve şerefin Allah ve Resûlüne ait olduğunu burada itiraf ve ikrar etmezsen, boynunu vururum.�

Başmünafık, Hz. Abdullah�ın sözlerinde kararlı olduğunu anlayınca mecburen, �Ben, şehadet ederim ki, izzet ve kuvvet, Allah�a, Resûlüne ve mü�minlere âittir� dedi.

Hâdiseyi duyan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Abdullah�a, �Allah, seni, Resûlünden ve mü�minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın� diyerek duâ etti ve babasını serbest bırakmasını da kendisine emretti.2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yirmi sekiz gün sonra Ramazan hilâli doğduğu zaman ordusuyla Medine�ye geri döndü.3

Münâfıklar hakkında müstakil sûre inmesi

Bütün bu olup bitenlerden sonra, başmünafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl ile diğer münafıklar hakkında müstakil bir sûre nazil oldu. Sûrede meâlen münafıkların vasıflarından şöyle bahsediliyordu:

�Münâfıklar sana geldiklerinde �Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah�ın Resûlüsün� dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.

�Onlar yeminlerini bir kalkan olarak kullanıp halkı Allah�ın yolundan saptırdılar. Bu yaptıkları ne kötü bir şeydir!

�Çünkü onlar önce îmân etmiş, sonra da kâfir olmuşlar, bu yüzden kalbleri mühürlenmiştir. Artık hakkı anlayamazlar.

�Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş odun gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmanın tâ kendisidir; onlardan sakın. Allah onları kahretsin; nasıl da haktan yüzleri çevriliyor!�1

Sûrenin daha sonraki âyetlerinde ise, Abdullah bin Übeyy�in sarfettiği sözlerden bahsediliyor ve meâlen şöyle deniliyordu:

�Onlar, �Allah Resûlünün yanındakilere birşey vermeyin ki dağılıp gitsinler� diyen kimselerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah�ındır; lâkin münâfıklar bunu anlayamazlar.

��Eğer Medine�ye dönersek, üstün ve şerefli olanlar, hor ve hâkir olanları oradan çıkaracaktır.� diyorlar. Halbuki şeref ve üstünlük Allah�a, Resûlüne ve mü�minlere âittir; lâkin münâfıklar bunu bilmezler.�2

Bu âyetler nâzil olup, münâfıkların yalancıların tâ kendileri oldukları haber verilince, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Zeyd bin Erkam�ı huzuruna çağırdı. Kulağından tuttu ve, �İşte, Allah yolunda kulağıyla vazifesini yerine getirmiş olan genç budur!� buyurdu.

Sonra da, �Ey Zeyd! Allah, seni tasdik etti� dedi.1

* * *

Peygamberimizin Hz. Cüveyriye ile Evlenmesi

Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar�ın kızı idi. Müreysi Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimizin amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.

Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.1

Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays�la anlaşmış, kesişme yapmıştı2 Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, �Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?� diye sordu.

Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?

Bir anlık bir tereddütten sonra, �Yâ Resûlallah!� dedi. �Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?�

Peygamber Efendimiz, �Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir� buyurdu.

Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan bir kaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine�den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.1

Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin teklifine cevabı şu oldu:

�Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saadet olamaz!�2

Hâris bin Ebî Dırar�ın Müslüman olması

Hz. Cüveyriye�nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine�ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı. Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, �Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Akik�ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?� diye sordu.

Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal �Ben, şehâdet ederim ki, Allah�tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah�ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah�tan başka kimse bilmiyordu� diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.3

Peygamberimiz, Sabit bin Kays�a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye�yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, �Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım� dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye�yi babasına teslim etti.

Hz. Cüveyriye�nin Peygamberimizle evlenmesi

Müslüman olan Hz. Cüveyriye�yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar�dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi.

Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye�yi zevceliğe aldı.1

Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye�yi zevceliğe aldığını gören Ashab-ı Kiram, �Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkatı artık esir kalmamalıdır� diyerek ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.

Bunun için Hz. Âişe der ki: �Ben, kavmi için Cüveyriye�den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum.�2

Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.

Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye�yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine�ye gelerek Müslüman oldular.

Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı. Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.

İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.

Hz. Cüveyriye�nin asıl adı

Hz. Cüveyriye�nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, �kadıncık� veya �kızcağız� mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.1

Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, �Yiyecek bir şey var mı?� diye sormuştu.

Hz. Cüveyriye, �Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek birşey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim�2 cevabını vermişti.

Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefât etti. Baki mezarlığına defnedildi.

* * *

İfk Hâdisesi

Zâhiren îmân etmiş görünüp, hakikatte îmân etmemiş münâfıklar gürûhu, her zaman her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashabını rahatsız etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarına muvaffak olmak için de ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice hareket edebilme cü�retini bile gösterebiliyorlardı.

İfk hâdisesi, Hz. Âişe (r.a.) Validemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy tarafından yapılan iftira hâdisesidir. Hâdise şöyle cereyan etmiştir:

Hz. Âişe�den (r.a.) öğrendiğimize göre, Resûlullah (a.s.m.) herhangi bir sefere çıkacakları zaman ezvâc-ı tâhirat arasında kur�a çeker, kime düşerse onu beraberinde götürürdü.1 Benî Müstalık Gazâsında ise kur�a Hz. Âişe Validemize çıkmıştı.2

Hâdisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe Validemiz şöyle anlatmıştır:

�Resûlullah ile beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, tesettür âyeti inzâl buyrulduktan sonra idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de hevdeç içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.

�Resûlullah (a.s.m.) Benî Müstalık gazâsından dönüyordu. Medine�ye yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra göç edilmesini emretti.

�Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma ordudan ayrılıp gittim. Kazâ-yı hâcet ederek dönüp bindiğim devemin yanına geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlığımın kopmuş olduğunu farkettim. (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Rumân düğün hediyesi olarak takmıştı.) Dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki, sefere iştirak etmiş olanlar bir ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler. Halbuki yolda bana hizmet edenler gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış.

�Çünkü o zaman kadınlar hafif idi. İri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve zaif bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.

�Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim. Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmişti. Bende orada evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünü yanımın üzerine uzandım. Hevdeç�te beni bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım.

�O sırada gözlerimi uyku bürüdü, uyumuş kalmışım.

�Safvan bin Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey kalmışsa, kaybolmamak için alıp diğer konak yerine götürürdü.

�Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni görür görmez tanımış. Çünkü, bize hicâb âyeti inmeden evvel, onun beni görmüşlüğü vardı.

�Safvan, beni görünce şaşırarak �İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn [Biz Allah�ın kullarıyız ve muhakkak Ona dönüp varıcıyız]� dedi.

�Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.

�Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de �İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn� ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir.

�Bundan sonra Safvan, devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. �Bin� dedi ve kendisi geri çekildi.

�Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek askere yetişmek için sür�atle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik.

�Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan�ın, devemin yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü.�1

Başmünafığın durumu değerlendirmesi

Safvan bin Muattal, Hz. Âişe Validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların başı Abdullah bin Übeyy�le karşılaşmışlardı. Abdullah bin Übeyy, �Bu kimdir?� diye sordu.

�Âişe�dir� dediler.

Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfî şekilde üstüne toplamış bulunan başmünâfık bu masum hâdiseyi diline dolamak istedi. Bu meş�um niyetini hemen orada izhar etti:

�Vallahi� dedi, �ne Âişe, o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam, Âişe�den dolayı kurtulur.�

Daha bir sürü alçakça laf etti.2

Ordugâh, başmünâfık Abdullah bin Übeyy bin Selûl�ün yaptığı iftira ile çalkalandı.

Hz. Âişe der ki: �İftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış. Vallahi, benim bunların hiçbirinden haberim yoktu!�1

Şenî iftira

Görüldüğü gibi hâdise her türlü şâibeden uzak cereyan etmişti. Hz. Âişe Validemiz makul ve meşru bir mazeret sebebiyle geride kalmış. Bir müddet sonra, ordunun geride kalan ve düşen eşyalarını bulup sahiplerine teslim etmek üzere toplamakla vazifeli gayet saf, temiz kalbli ve sonradan hasûr olduğu, yani erkekliği bile bulunmadığı anlaşılan Safvan bin Muattal tarafından görülmüş ve getirilip orduya yetiştirilmiştir.

Kur�an-ı Azimüşşana göre; peygamberler (a.s.), mü�minlere öz nefislerinden daha üstündür. Ezvâc-ı Tâhirat da mü�minlerin anneleri hükmündedir. Resûl-i Ekrem Efendimizden sonra bile zevcelerinden herhangi birini nikâhlamak kesinlikle yasaklanmıştır.2

Buna binaen, Allah�a ve Resûlüne gerçek mânâda îmân etmiş olan bir Müslümanın, bu kadar kesin ve açık âyetler karşısında, Hz. Resûlullahın, gerek sağlığında ve gerek Mele-i A�lâya yükselişlerinden sonra, hanımlarından herhangi birisine, kîmân gözle bakması, hatta böyle bir kötülüğü kalbinden geçirmesi bile tasavvur edilemez.

Allah ve Resûlüne gerçek mânâda îmân etmiş ve onların emir ve yasaklarına riayet eden gerçek bir mü�min ve Müslümanın, canından çok sevdiği Peygamberinin zevcesini, örtüsüne bürünmüş ve yapa yalnız uykuya dalmış bir halde görünce, onu hürmet ve saygı içinde deveye bindirip, orduya sü�ratle yetişmesi kadar tabiî ve zarurî ne olabilirdi?

İşte, gerçek mânâda bir mü�min ve Müslüman olan, hattâ erkeklik özelliğinden bile mahrum bulunan Safvan bin Muattal da dininin gereği olan bu vazifeyi yapmıştır.

Ne var ki, kalblerinde hastalık bulunan, dilleriyle îmân ettik deyip, kalben îmân etmemiş bulunan ve işleri güçleri mü�minleri birbirine düşürmek olan münafıklar, hususan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, bunu bir ganimet bilmiş ve diline dolayarak Hz. Âişe Vâlidemize şen�îce iftirada bulunmuştur. Maksadı üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin nazik ruhunu rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan itimadlarını sarsmaktı.

Hz. Âişe söylenenlerden uzun müddet habersizdi

Münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy�in başlattığı, Hassan bin Sabit, Mistah bin Üsâse, Hamne bint-i Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münâfıkların tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hâdisesinden Hz. Âişe�nin uzun bir müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatır:

�Medine�ya gelince ben, çok geçmeden ağır bir hastalığa [humma] tutuldum. Bir ay çektim. Meğer bu esnada halk arasında Ashab-ı İfk�in iftirâları dolaşıyormuş. Ben ise olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimdeki iftirâları Resûlullahla annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bahsetmiyorlardı.

�Yalnız hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebî�den (a.s.m.) daha önce hastalandığım zamanımda görmüş olduğum lütuf ve şefkatı bu hastalığım esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden �Hastanız nasıl?� diyor ve bununla iktifâ ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç haberim yoktu.�1

Söylenenleri Hz. Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe�nin anneleri duymuş olmasına rağmen, Hz. Âişe�ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yukarıda zikrettiğimiz şekilde Hz. Resûlullahın kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe duyuyor ve üzülüyordu. Fakat, bunun sebebinden haberi yoktu.

Hz. Âişe, iftirâyı nasıl ve kimden öğrendi?

Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:

�Aradan yirmi küsûr kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekâhet devresine girmiştim.

�Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları, kokusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine�nin kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlardı.

�Ben, yine bir gece Mıstah bin Üsâse�nin annesi ile, hacet giderme yerimiz olan Menası� tarafına çıkmıştım. Mıstah�ın annesi, çarşafına takılarak düşünce, �Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!� diyerek oğluna bedduâ etti.

�Ben, �Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?� dedim. Sustu, cevap vermedi.

�İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine; �Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!� diye bedduâ etti.

�Ben, �Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?� dedim. Yine susup cevap vermedi.

�Üçüncü kere düştü. Yine; �Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!� diye bedduâ etti.

�Ben yine �Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?� Bedir Savaşında bulunmuş bir zata sövülür, bedduâ edilir mi?� dedim.

�O, �Vallahi, ben, ona senin aleyhinde söylediklerinden dolayı bedduâ ediyorum� dedi.

�O, neler söylemiş?� diye sordum.

�Bunun üzerine, Mıstah�ın annesi, iftiracıların söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi.

�Vallahi, üzüntümden hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım.�1

Hz. Âişe annesinin evinde

Hastalığında Hz. Âişe�ye annesi Ümmü Rumân bakıyordu.

Birgün yine Resûlullah, selâm verip yanına girdi. Hz. Âişe�nin ismini zikretmeden, �Hastanız nasıldır? diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.

Hz. Âişe der ki: �Artık kendimi tutamadım, �Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsâade etsen de annemin evine gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı? dedim.

�Resûlullah, �Gitmende bir mahzur yok� dedi.

�Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimdeki haberin iç yüzünü anlamak istiyordum.

�Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.

�Annem, �Kızcağızım, sen niçin geldin?� diye sordu.

�Anneciğim dedim, �halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana hiçbir şey sızdırmadınız?

�Annem �Kızcağızım,� dedi, �sen kendini hiç üzme. Sıhhatini düşün. Vallahi, bir kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok ortakları bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde bir takım laflar çıkarmasınlar, bu pek nâdirdir.�

��Babamın, bundan haberi var mı?� dedim.

��Evet� dedi.

��Resûlullahın da haberi var mı?� diye sordum.

��Evet� dedi.

�Kendimi tutamadım ağladım. Babam, damda Kur�ân okuyordu. Sesimi duyunca, indi.

�Anneme �Nedir bunun hâli� diye sordu.

�Annem, �hakkındaki dedikodulardan haberi olmuş� dedi.

�Babamın da gözleri yaşla doldu. O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum.�1

Peygamberimizin Ashabıyla istişâresi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftirânın etrafta konuşulduğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, pek dışarı çıkmıyordu.

Konu ile ilgili vahyin gelmesi gecikince, Ashabıyla konuştu, onların fikirlerini aldı.

Hz. Ömer fikrini şöyle ifâde etti:

�Yâ Resûlallah! Hâşâ! Bu büyük bir bühtan ve iftirâdır. Kesinlikle biliyorum ki, bu, münâfıkların yalanlarından birisidir.

�Allahü Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan Allah, nasıl olur da âileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?�

Hz. Osman ise görüşünü şöyle açıkladı:

�Yâ Resûlallah! Allah, üzerine insan ayağı basmasın, yahut yeryüzündeki pislikler üzerine düşmesin diye gölgenizi yere düşürmekten korumaktadır.

�Böyle gölgenizi bile hiç kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin âilenizin namusunu herhangi bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?�

Hz. Ali de kanaatini şöyle ifâde etti:

�Yâ Resûlallah! Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken, ayakkabılarını çıkartmıştınız. Size uyarak biz de çıkartmıştık.

�Namaz bitince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz; �Temiz olmadıkları için, onları çıkarmamı bana Cebrâil emretti� demiştiniz.

�Böyle ayakkabılarınıza bulaşan pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, âilenize, namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?�1

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu arada, Hz. Âişe Vâlidemizin hizmetçisi Hz. Berire�nin de görüşünü sordu.

Hz. Berire, � Yâ Resûlallah,� dedi, �seni hak peygamber olarak gönderen Allah�a yemin ederim ki, ben onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum. Onun hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir kadındı. Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamurunu yerdi.2

Hz. Zeyneb (r.a.) Peygamberimizin zecveleri arasında güzelliği ve Efendimiz yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe Vâlidemizle eşit görür ve zaman zaman rekabet ederdi. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna kapılmamış, Resûlullah bu hususta onun görüşünü sorunca, şu cevabı vermişti:

�Yâ Resûlallah! Ben işitmediğimi �işittim� demekten, kulağıma gelmeyeni �duydum� demekten kulağımı; ve görmediğimi �gördüm� demekten gözümü korurum. Vallahi, ben onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyorum.�1

Peygamberimizin hitâbesi

Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz, zevcesi Hz. Âişe�nin böyle bir isnaddan uzak olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak böylesine hâince ve sinsice plânlı bir iftiranın halk arasında yayılması, kendisini son derece üzmüştü. Bu, Hz. Âişe�ye karşı ister istemez tavrını değiştirmesine sebep olmuştu. Nitekim, mescidde irad ettiği hutbede bunu açıkça ifâde ediyordu:

�Ey Müslümanlar cemâatı! Âilem aleyhindeki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir şahsa karşı bana kim yardım eder? Halbuki, vallahi ben, âilem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. İftiracılar öyle bir adamın ismini de ileri sürdüler ki, ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.�2

Peygamberimizin, Hz. Âişe ile konuşması

Hz. Âişe�ye iftirâ edilişin üzerinden bir ay gibi uzun bir müddet geçmiş olmasına rağmen, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) bu hususta herhangi bir vahiy inmedi.

Mescidde Ashabına irad ettiği hitabesinden birkaç gün sonra Hz. Ebû Bekir�in evine vardı. Selâm verdikten sonra, Hz. Âişe�nin yanına oturdu ve şöyle dedi:

�Ey Âişe! Hakkında bana şöyle şöyle sözler erişti. Eğer sen bu isnadlardan uzak isen, yakında Allah, seni onlardan berî ve uzak tuttuğunu açıklar. Yok eğer böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah�tan af dile ve Ona tevbe et! Çünkü kul, günahını itiraf ve sonra da tevbe edince, Allah da ona afv ile muamele buyurur.�

Hz. Âişe o andaki durumunu da şöyle anlatır:

�Resûlullah (a.s.m.) sözlerini bitirince gözümün yaşı kesildi. Öyle ki, göz yaşından birtek damla bulamıyordum. Hemen babama dönüp, Resûlullaha bu hususta benim tarafımdan cevap ver� dedim.

�Babam, �Vallahi kızım! Resûlullaha (a.sm.) ne diyeceğimi bilemiyorum� dedi.

�Sonra anneme döndüm, Resûlullaha bu hususta benim tarafımdan cevap ver� dedim.

�O da, �Vallahi, ben de Resûlullaha ne diyeceğimi bilmiyorum� dedi.�1

Baba ve annesi Resûlullaha herhangi bir cevapta bulunmayınca, Hz. Âişe bizzat konuşmak mecburiyetinde kaldı. Şehâdet getirip, Cenâb-ı Hakka hamd ve senâda bulunduktan sonra, �Vallahi,� dedi. �Ben anladım ki, siz halkın yaptığı dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ, onlara inanmış gibisiniz!

�Şimdi, ben, size o kötülükten uzağım, desem�ki Allah biliyor, uzağımdır�beni doğrulamazsınız!

�Farazâ, ben, kötü bir iş yaptım(!) desem�ki Allah biliyor, ben böyle bir şeyden uzağım�siz, beni hemen tasdik edersiniz!

�Vallahi, ben kendim için de, sizin için de Yâkub�un (a.s.) oğulları ile olan misâlinden başka getirecek misâl bulamıyorum. Nitekim, o zaman o, �� Artık, bana düşen güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı ancak Allah�tan yardım istenir�2 demişti.�3

Peygamberimize vahyin geliÅŸi

Henüz Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yerinden kalkmamıştı. Ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Peygamber Efendimize hemen orada vahiy geldi. Hz. Âişe o ânı da şöyle anlatır:

�Resûlullahı, vahyin ağırlığı ve şiddetinden terlemek gibi vahiy alâmetleri bürüdü. Nitekim, vahiy sırasında kış günleri bile kendisinden inci tanesi gibi ter dökülürdü.

�Resûlullahın (a.s.m.) üzerine elbisesi örtüldü. Başının altına da deriden bir yastık konuldu.

�Vallahi, ben ne korktum, ne de aldırış ettim. Çünkü, o fenalıktan uzak olduğumu ve Allah Teâlanın bana zulmetmeyeceğini biliyordum.

�Annemle babamın ise, halkın ağzında dolaşan dedikodular, Allah tarafından doğrulanacak diye, korkularından ödleri kopuyor, cansız düşüvereceklerini sanıyordum.�1

Vahiy hâli, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin üzerinden kalkınca, sevincinden gülüyordu. Hz. Âişe�ye, �Müjde ey Âişe! Yüce Allah, seni kesin olarak tebrie etti! Yapılan iftiradan berî ve uzak kıldı� dedi.2 Hz. Ebû Bekir de son derece sevindi. Yerinden kalkıp kızı Hz. Âişe�nin başını öptü.

İnen âyetler

Cenâb-ı Hak, konu ile ilgili olarak Resûlüne indirdiği âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:

�İftirâyı atanlar, içinizden bir zümredir. Bunu sizin için bir şer saymayın. Aslında bu sizin için bir hayırdır; böyle imtihanlar sizin sevâba erişmeniz için birer vesile teşkil eder. İftirâ atanların herbirinin, o günahtan kazandığı bir hisse vardır. Onlardan günahın büyüğünü üzerine alan kimse için ise pek büyük bir azap vardır.

�O iftirâyı işittiğinizde, mü�min erkeklerin ve mü�min kadınların, kendileri hakkında hayır düşündükleri gibi mü�min kardeşleri hakkında da hayır düşünerek, �Bu ap açık bir iftirâdır� demeleri gerekmez miydi?

�Bu iftirâyı ispat etmek için dört şâhit getirmeli değiller miydi? Mâdem şâhit getirmediler; o halde Allah katında onlar yalancıların tâ kendileridir.

�Eğer dünyada ve âhirette Allah�ın lûtuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız şey yüzünden size pek büyük bir azap dokunurdu.

�O zaman siz o iftirâyı dilden dile naklediyor ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağzınıza alıp söylüyor, bunu da basit bir iş sayıyordunuz. Halbuki o, Allah katında pek büyük bir günahtır.

�Onu işittiğinizde, �Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftirâdır� demeniz gerekmez miydi?

�Gerçek mü�minlerseniz, Allah size bir daha böyle bir günaha aslâ dönmemenizi öğüt veriyor.

�Âyetlerini de Allah size böylece açıklıyor, Allah herşeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapandır.

�Îmân edenler hakkında çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar için dünyada da, âhirette de pek acı bir azap vardır. Allah herşeyi bilir; siz ise bilmezsiniz.

�Eğer üzerinizde Allah�ın lûtuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah pek şefkatli ve pek merhametli olmasaydı, helâk olup giderdiniz.�1

Böylece Cenâb-ı Hak vahiy ile Hz. Âişe hakkında söylenenlerin bir iftirâdan ibaret olduğunu haber vererek, hem Resûlünün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir�in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsâade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.

En üstün berâet

Birgün Hz. Abdullah bin Abbas�tan Hz. Âişe (r.a.) ile ilgili âyetlerin tefsiri sorulmuştu. Şu izahta bulunmuşlardı:

�Yüce Allah, dördü, dört şeyle berâet ettirmiş, yapılan iftirâlardan onları temize çıkarmıştır:

�1. Hz. Yûsuf�u, Züleyhâ�nın kendi ehlinden getirilen bir şâhidin dili ile berâet ettirmiştir.

�2. Hz. Mûsâ�yı, Yahudîlerin dedikodularından, elbisesini alıp getiren taşla berâet ettirmiştir.

�3. Hz. Meryem�i, kucağındaki oğlunu dile getirip, �Ben Allah�ın kuluyum� diye söyletmek sûretiyle temize çıkarmıştır.

�4. Hz. Âişe�yi ise, Yüce Allah, kıyâmete kadar bâkî kalacak kadar i�câzkâr kitabı Kur�ân�daki o azametli âyetlerle berâet ettirmiştir ki, bu derecede belâgatli temize çıkarmanın benzeri görülmemiştir. Bakınız ki, bununla diğer berâet ettirmeler arasındaki büyük ve üstün farkı görünüz.

�Yüce Allah, bunu ancak Resûlünün mertebesinin yüceliğini ortaya koymak için yapmıştır.�1

İftirâcıların cezaya çarptırılmaları

Resûl-i Ekrem Efendimiz, konu ile ilgili vahiy geldikten sonra çıkıp halka bir hutbe irâd etti. Sonra da gelen Kur�ân âyetlerini onlara okudu.

Bilâhare, yapılan iftirâyı dilleriyle yaymakta en çok ileri giden Mıstah bin Üsâse, Hassan bin Sâbit ile Hamme bint-i Cahş�a had vurulmasını emretti. İftirâcılara had olarak seksener kamçı

Mar
03

Hicretin Üçüncü Senesi

Şair Kâ�b bin Eşref�in Öldürülmesi

Kâ�b bin Eşref, muhteris bir Yahudî, meşhur bir şâirdi. Bilhassa muhteşem Bedir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Peygamberimiz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke�ye giderek de müşrikleri Müslümanlara karşı tahrik eder Bedir�de öldürülen müşrikler için mersiyeler düzerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Medine�de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık ederdi.

Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bahsetmiştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuâtı seviyesinde tesir icrâ ediyordu. Dolayısıyla bu Yahudî şairin İslâm düşmanlığı yalnız kendisine ait kalmıyor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan Resûl-i Ekrem bu menhus adamın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arıyordu.

Kâ�b�ın, yalnız şiirleriyle İslâm düşmanlığı yapmakla iktifâ etmediğini, hattâ Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir planla suikast tertiplediği de kaynaklarda yer almaktadır.

Böyle bir adamın vücudu, İslâmiyet için zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.

Bu işi Resûl-i Ekremin müsaâdesiyle Ashabdan Muhammed bin Mesleme iki-üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir gece vakti evine giderek onu öldürdüler.1

Kâ�b bin Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi Yahudîler arasında büyük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak, Kâ�b�ın masum olduğunu, öldürülmeyi hak etmediğini şikayet suretinde arzedince, aldıkları cevap şu oldu:

�O, bizi hicv ve Müslümanlara diliyle eziyet etti. Müşrikleri de bizimle harbe, bizimle uğraşmaya teşvik etti.�1

Bu hâdiseden sonradır ki, tarihte fitne ve fesad çıkarmakla meşhur olan Yahudîler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara karşı hürmetkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama âdeta kanlarına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli ve âşikar hiç bir zaman da vazgeçmediler.

* * *

Yeni Gazâ ve Seriyyeler

Gatafan Gazâsı

Hicretin 3. senesi, Rebiülevvel ayı. Bedir muzafferiyeti, Peygamberimizle sulh anlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bulunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği endişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan Bedir Harbinden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir hareket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazalardan biri de Gatafan ve Anmar gazâlarıdır.

Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du�sur (diğer namıyla Gavres), Gatafan Kabilesine mensup Sa�lebe ve Muharipoğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Maksat, güyâ Müslümanlara göz dağı vermek ve bir de Medine civarında bulabilirse bir şeyler yağmalamaktı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine�de yerine vekil olarak Hz. Osman bin Affan�ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar kaçıp tepelere sığınmışlardı. O anda kimse görülmedi. Sadece Sa�lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslâma dâvet edildi. O da kabul edip Müslüman oldu.2

Gavres�in suikast teşebbüsü

Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz bir müddet burada beklemeyi uygun gördü. Bekleme esnasında bir ara sağnak halinde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı, kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına, yanı üzerine uzanıverdi.

Baskın düzenlemek isteyenler tepeden Resûl-i Ekremi gözlüyorlardı. Peygamberimizin zırhını çıkarıp ağacın altına istirahata çekildiğini, yanında da kimsenin bulunmadığını farkedince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres�e haber verdiler:

�İşte eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, Ashabının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini bitiririz!�

Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimizin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde, �Kim, seni benden kurtaracak?� dedi.

Resûl-i Ekrem, �Allah� buyurdu.

Sonra da şöyle duâ etti: �Allah�ım! Beni onun şerrinden koru!�

Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düştü ve kendisi de yere yuvarlandı. Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve �Şimdi seni kim kurtaracak� dedi.

Gavres, �Hiç kimse� dedi. Sonra da, �Şehadet ederim ki, Allah�tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de Onun Resûlüdür. Artık, bundan sonra hiçbir zaman senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım� diyerek Müslüman oldu.

Bunun üzerine Resûl-i Zişan Efendimiz de Gavres�i affetti. Gavres giderken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve, �Vallahi, sen benden daha hayırlısın� dedi.

Peygamber Efendimiz, �Elbette, ben, buna senden daha lâyıkım� buyurdu.

Cesur ve pek cüretkâr olan Gavres kavmine dönünce, onlar şaşkınlık içinde, �Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?� diye sordular.

Gavres onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilâve etti:

�Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!�1

Bir ay kadar süren seferden sonra Peygamberimiz Medine�ye geri döndü.2

Karde seriyyesi

Hicretin 3. senesi, Cemaziyelâhir.

Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine müşrikler ticaret yollarını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti tehlikeye düştüğünden, Irak yoluyla Şam�a gitmeyi daha uygun ve emin bulmuşlardı.

Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam�a göndermişlerdi. Kervanla birlikte gidenlerin, içinde Kureyşin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, Abdullah bin Ebî Rabiâ da vardı.

Tam o sırada müşriklerden biri Medine�ye geldi ve Yahudînin birinin evinde misafir kaldı. Kimbilir onunla Müslümanlar aleyhinde hangi planı kurmak veya müşriklerin aldıkları hangi kararı veya tertipledikleri hangi planı iletmek için gelmişti. İçtiler, konuştular, eğlendiler. Bu arada müşrik farkında olmadan bahsi geçen kervanın Irak yoluyla Şam�a gönderildiğini ağızdan kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan Ashabdan Salit bin Nu�man geçiyordu. Haberi duydu ve derhal Hz. Resûlullahın huzuruna vararak durumu kendilerine arzetti.

Mevsim kıştı. Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti hazırladı. Kumandanlığına Zeyd bin Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle olarak satın alınan, sonradan Peygamberimizin evlâdlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik bir Sahabî müfrezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslâmın vazife vermede, makam ve mevki sahibi kılmada, fakir zengin, köle efendi ayırımı gözetmeden takbik ettiği adelet ve liyakat prensibinin şaheser bir misalidir!

Seriyyenin teşkil maksadı kervanı yakalamaktı. Zeyd bin Hârise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Kureyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hâdise ile karşı karşıya kalmıştı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Canlarını kurtarmak uğruna her şeylerini geride bıraktılar.

Zeyd Hazretleri sahipsiz kalan malları alıp Medine�ye Resûl-i Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytü�l-Mâle ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücahidler arasında bölüştürüldü.

Bu arada kervan kılavuzu Furat bin Hayyan da esir alınmıştı. Medine�ye gelince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.1

Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd bin Hârise�yi, �Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd bin Hârise�dir�2 buyurarak tebrik ve takdir etti.

Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd bin Hârise Seriyyesi adıyla da anılır.3

* * *

Peygamberimizin Yeni Evlilikleri

Peygamberimizin Hz. Hafsa ile evlenmesi

Hicretin 3. senesi, Şaban ayı.

Uhud savaşından iki ay kadar önceydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer�in kızı Hz. Hafsa ile evlendi.

Resûl-i Ekrem Efendimize Peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Huneys bin Huzâfe (r.a.) ile evlenmişti. Huneys vefat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.1

Hz. Ömer, kızını evvelâ münasip bir dille Hz. Osman�a ondan müsbet cevap alamayınca da Hz. Ebû Bekir�e vermek istemişti. Ancak Hz. Ebû Bekir onun bu isteğine müsbet ve menfi hiçbir cevap vermemişti.

Bu durum karşısında çok üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) giderek olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer�in gönülden arzusunu farkeden Peygamber Efendimiz (a.s.m.), kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi.

�Ben, sana Osman�dan daha hayırlı bir damat, Osman�a da senden daha hayırlı bir kayınpeder söyleyeyim mi?� diye sordu. Hz. Ömer, �Söyleyin yâ Resûlallah� deyince Resûl-i Ekrem şu müjdeyi verdi:

�Sen kızın Hafsa�yı bana nikâhlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm�ü Osman�a nikâhlarım.�2

Hz. Ömer�i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece Peygamber Efendimiz, Hz. Hafsa�yı Ezvac-ı Tahirât arasına alırken, kızı Hz. Ümmü Gülsüm�ü de Hz. Osman�a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Peygamberimizin vefât eden kızı Hz. Rukiyye ile evli idi. Hz. Ümmü Gülsüm ile evlenince kendisine �Zinnureyn (iki nur sahibi)� lâkâbı verildi.

Peygamberimiz, Huzeyme kızı Hz. Zeyneb�le evleniyor

Huzeyme kızı Hz. Zeyneb�in kocası Ubeyde bin Hâris Bedir Muharebesinde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safrâ denilen mevkide vefât etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kalmıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ�lâ-yı Kelimetûllah uğrunda şehid veren bu muhterem kadını Hicretin üçüncü senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şereflendirdi.

Hz. Zeyneb fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet ettiği için �Ümmü�l-Mesâkin (Yoksullar Annesi)� diye tanınırdı.

Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra 30 yaşında iken vefât etti. Cenaze namazını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bakî mezarlığına defnedildi.1

Hz. Hasan�ın dünyaya gelişi

Hicretin bu üçüncü yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hâdise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Peygamberimize torunları arasında kendisine en çok benzeyeni idi. Bu sebeple annesi Hz. Fâtıma onu severken, �Resûlullaha benzeyen yavrum� derdi.2

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin�i son derece severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alır taşır ve �Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)�3 buyururdu.

Yine Hz. Hasan�ı zaman zaman omuzuna alır, gezdirir ve �Allah�ım! Ben onu seviyorum. Sen de sev! Onu seveni de sev!�1 diye duâ ederdi.

* * *

Uhud Muharebesi

Hicretin 3. senesi, 7 Şevvâl, Milâdî 625.

Kureyş müşrikleri Bedir�de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorladı. İleri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müslümandan yedikleri ağır darbe ile izzet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler neznindeki prestijleri de haliyle sarsılmıştı.

Ayrıca, sahilden giden Şâm ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından devamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuruyor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Kureyş müşrikleri bu sefer Irak yoluyla Şam�a ticaret kervanlarını göndermeye başlamışlardı, ama burası da Peygamberimiz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gönderdiği seriyye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mallarına el konulmuştu.

Haliyle bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husûmetlerini arttırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için âdetâ can atıyorlardı. Bedir�den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın hareketi onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.

Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam�a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı Resûl-i Ekrem�in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düşmekten kıl payı kurtulup Mekke�ye zar zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbinin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi �Dârü�n-Nedve� de muhafaza edilmekteydi.1

Bu sırada bilhassa Bedir Savaşında yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunların içinden Cübeyr bin Mut�im, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebû Cehil gibi Kureyşin ileri gelenleri sayılabilecek kimseler Ebû Süfyan�a şu teklifte bulundular.

�Muhammed, büyüklerimizi öldürerek, bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların sermayesini sahiplerine verelim. Kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!�2

Teklif oy birliği ile kabul edildi. Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam 100 bin altın. Hisse sahiplerine sermayeleri olan 50 bin altın verildi. Kârıyla da sürâtle harp hazırlığına başlandı.3

Bedir�den gözü korkan Mekkeli müşrikler bu sefer büyük bir ordu hazırlamak kararında idiler. Sadece, mahallî gönüllü askerler, hattâ devamlı müttefikleri bulunan Ahabiş Kabilesi4 askerleriyle iktifâ etmiyorlardı. Arabistan yarımadasındaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.

Kendileri Mekke�de sür�atle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendirdikleri, içlerinde bir çok ünlü kişilerin, şâirlerin, hatiplerin de bulunduğu propaganda heyeti ise bütün Arabistan yarımadasını karış karış dolaşıyor, anlaşabileceklerini tahmin ettikleri kabilelere girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Peygamberimize karşı ayaklandırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin bir tek sözü, bir hatibin bir tek hitabesi için kabilelerin icabında birbirlerine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatiplerin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları kendiliğinden anlaşılmış olur.

Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılmasıyla şirk ordusu tam 3000 kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı.1

Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve askerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!

Komutan Ebû Süfyan Sahr bin Harb idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan�ın karısı ve Bedir�de babasını kaybeden Hind�in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir�de öldürülen yakınlarının intikamını alacaklarına dair kadınlara yemin bile ettirdi.

Kureyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan bin Uveyf, birini Talha bin Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbîş Kabilesinden biri taşıyordu.

Kureyş hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek bir uzun sefere Mekke�den hareketle çıkmış bulunuyordu.

Medine�ye Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam mektubu Resûl-i Ekreme heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mektupta, Kureyş müşriklerinin hazırlıklarını tamamladıkları ve Medine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılı idi.

Mektubun altındaki imza, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas�a aitti. Resûl-i Ekremin emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke�de oturmaya devam ediyordu. Hattâ bir ara Medine�ye gelmek arzusunu izhar edince Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

�Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke�de oturman daha hayırlıdır.�1

Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhteviyatını gizli tuttu ve bir kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat kötü haber çabuk yayılır hesabı, Kureyş�in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Kureyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla bir kaç Sahabîyi Mekke�ye doğru gönderdi. Mücahidler, yolda Kureyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Medine�ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdiler.

Mücahidlerin getirdiği haber, Hz. Abbas�ın mektupta yazdıklarına aynen uyuyordu.

Kureyş ordusu Uhud�da

Mekke�den ayrılıp süratle yol alan Kureyş ordusu Şevvâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud Dağının yakınında bulunan Ayneyn Tepesi yanında karargâhını kurdu.

Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz gördüğü bir rüyayı Ashabına anlattı:

�Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikârın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gördüm.�

Ashab-ı Kirâm, �Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun, yâ Resûlallah?� diye sordular.

Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:

�Sağlam zırh giymek Medine�ye, Medine�de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gediğin açılmasını görmüş olmam, bir zarara uğrayacağıma işarettir.

�Boğazlanmış sığır, Ashabımdan bir kısmının şehid edileceğine işarettir.

�Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince, o askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir.�1

Bir başka rivâyete göre Peygamber Efendimizin rüyâsı şöyledir:

�Rüyâmda kılıcı yere çarptım, ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü�minlerden bazılarının şehid düşeceklerine işârettir.

�Kılıcı tekrar yere çarptım. Eski düzgün haline döndü. Bu da, Allah�tan bir fetih geleceğine, müminlerin toplanacağına işârettir.�2

Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüyâ, Ashabla harp hususunda yapacakları istişâreye de tesir edecektir.

Ashabla istişâre

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenlerini bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişârede bulundu.

Peygamberimizin kanâatı, gördüğü rüyânın da ilhamıyla Medine�yi bizzat içerden müdafaâ etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvurup onların da kanâatlarını öğrenmek istiyordu.

Ashabın ileri gelenlerinin bir çoğu da Peygamber Efendimizin bu kanaatına iştirak etti. O anâ kadar hiç bir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Abdullah bin Übey de bu istişâreye çağrılmıştı. O da Medine�de kalma fikrindeydi.

Ancak Bedir Gazâsında bulunmayan kahraman ve genç Sahabîler, Bedir�de bulunan gâzilerin nâil olduğu ecir ve sevabı, Bedir şehidlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Resûl-i Ekrem Efendimizden işitmekle, o harpte bulunmadıklarından dolayı son derece üzülmüşlerdi. Bu sebeple düşmanı Medine dışında karşılama arzusunu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyorlardı:

�Yâ Resûlallah! Vallahi, onların Cahiliyye Devrinde bile Medine�ye, üzerimize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslâmiyet devrinde onların Medine�ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyurulur?

�Yâ Resûlallah! Biz, Allah�tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düşmanlarımız ile göğüs göğüse cenk edelim!�1

Bir kısmı ise şöyle diyordu:

�Yâ Resûlallah! Eğer onları dışarda karşılamazsak, düşman bu durumu korkaklığımıza ve zâfımıza hamlederek şımarır!�

Bu arzuyu taşıyanlara cesur ve bahadır bir zat olan Hz. Hamza, Sa�d bin Übâde, Numân bin Mâlik gibi hatırı sayılır Ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kahraman Hz. Hamza bu görüşünü şöyle açıkladı:

�Yâ Resûlallah! Sana kitabı indiren Allah�a yemin ederim ki, bu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim.�

Hz. Hayseme Bedir Muharebesine katılmak için oğlu Sa�d ile kurâ çekmişti. Kurâ Hz. Sa�d�a çıkmıştı. Bedir Harbine katılan Sa�d ise arzuladığı şehâdet mertebesine ulaşmıştı. Şehid babası Hz. Hayseme şöyle diyordu:

�Yâ Resûlallah! Kureyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâbîşten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelip meydanlarımıza indiler. Bizi evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gideceklerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söyleyeceklerdir. Bu, onların cesaretlerini arttıracaktır.

�Görüp de karşılamayacak ve onları yurdumuzun ortasından kovmayacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!

�Allah Taâlânın bizi, Kureyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir.

�Eğer ikincisi olursa�ki şehidliktir�Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Halbuki, ben onu öyle özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesine çıkmayı arzuladığımı duyan oğlum benimle kurâ çekmişti. Kurâ ona çıktı. Sonunda şehidlik mertebesine o ulaştı.

�Halbuki, ben şehid olmayı ne kadar arzu ediyorum!

�Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları arasında dolaşıyor ve bana �Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vaadettiği gerçeği buldum!� diyordu.

�Vallahi, yâ Resûlallah! Sabah gözlerimi açınca, oğluma Cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım.

�Yaşım, fazlasıyla ilerledi. Artık Rabbime kavuşmayı özlemekteyim.

�Yâ Resûlallah! Beni şehidlikle, Cennette oğlum Sa�d�ın arkadaşlığı ile nasiblendirmesi için Allah�a duâ et!�

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Hayseme�nin bu arzusunu yerine getirdi. Kendisi için duâ etti.1

Ebû Said el Hudrî�nin babası Mâlik bin Sinan ise, �Yâ Resûlallah! İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah bizi onlara galip ve muzaffer kılar ki istediğimiz budur.

�Ya da Allah, bize şehidlik nasip eder! Vallahi, yâ Resûlallah! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!� dedi.

Yine kahraman bir Sahabî olan Numan bin Mâlik ise şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Ben şehâdet ederim ki, rüyâda boğazlandığını gördüğün sığırın temsil ettiği Ashabından birisi de benim! Bizi Cennetten mahrum etme! Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah�a yemin ederim ki, ben Cennete girsem gerektir!�

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Niçin?� buyurdu.

Hz. Numan, �Çünkü� dedi, �ben, Allah�tan başka ilâh bulunmadığına, senin de Allah�ın Resûlü olduğuna şehâdet eder, Allah�ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşılaştığım gün de yüz çevirip kaçmam!�

Peygamber Efendimiz, �Doğrusun ve gerçeği söyledin� buyurdu.1

Karar

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:

�Sabır ve sebat ederseniz bu defa dahi Cenâb-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen azim ve gayret göstermektir!�

Günlerden Cuma idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslümanlara cihadın faziletinden cihada nasıl hazırlanacağından bahsetti ve şöyle buyurdu:

�Cihadda geri durmak, gecikmek âcizliktir. Sabır ve sebât gösterildiği zaman Allah�ın yardımı gelir. Sabır ve sebât ediniz! Sabır ve sebât ettiğiniz takdirde, Allah�ın yardımı sizinledir.�2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaâte kıldırdıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer�le birlikte Hâne-i Saâdetine girdi. Bu iki Sahabî Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.

Resûl-i Ekrem içerde zırhını giymek, kılıcını kuşanmakla meşgulken, dışarda toplanmış bulunan Müslümanları Sa�d bin Muaz ile Üseyyid bin Hudayr Sahabîleri ikaz ederek şöyle dediler:

�Medine�den çıkmak istemediği halde, siz çıkmaları için Resûlullaha ısrar edip durdunuz. Halbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız. Onun istediğini yapınız!�

Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı, hattâ pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekremin zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış bir halde evinden çıktığını görünce şöyle dediler:

�Yâ Resûlallah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine�de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz.�

Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:

�Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.�1

Arkasından da şöyle buyurdu:

�Sürâtle size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah�ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebât gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.�2

İslâm ordusu

Hazırlanan Müslümanlar 1000 kişi civarında idi.1 Sayıca Kureyş ordusunun üçte biri kadar. İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.2

Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus�ab bin Umeyr Muhacirlerin, Üseyyid bin Hudayr Evslilerin, Hubab bin Münzir ise Hazreçlilerin sancağını taşıyordu.

İslâm ordusu harekete hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz atına binmiş, yayını omuzuna asmış ve mızrağını eline almıştı. Medine�de yerine Abdullah bin Ümmi Mektûm�u bırakmıştı. Zırhlı iki Sahabî, Sa�d bin Muaz ile Sa�d bin Ubâde önünde, mücahidler ise sağ ve solunda yer alıyorlardı.

İslâm ordusunun Uhud�a doğru hareket edeceği sıradaydı. Topal bir zat olan Amr bin Cemûh da sefere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her zaman Peygamber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. Onları çağırdı ve �Beni de sefere çıkarınız� dedi.

Oğulları, �Resûlullah, senin sefere çıkmamana müsâade etti. Yüce Allah�da seni mazeretli saymıştır� dediler.

Gönlü Allah ve Resûlullah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi.

�Yazıklar olsun size!� dedi. Siz, beni Bedir seferinde Cenneti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennete giderken, ben evde oturup kalamam!�

Sonra da doğruca Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.

�Yâ Resûlallah! Bu oğullarım, şunu bunu bâhane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve Cennette şu aksak halimle dolaşmayı arzu ediyorum!� dedi ve sordu:

�Yâ Resûlallah! Sen, benim Allah yolunda çarpışmamı ve şehid düşüp şu aksak ayaklarımla Cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?�

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Evet, uygun görürüm� dedikten sonra şöyle ilâve etti:

�Amma Allah, seni mazeretli saymıştır. Sen cihadla mükellef değilsin!�

Sonra bu Sahabînin oğullarına şöyle dedi:

�Siz, onu seferden alıkoymaya mecbur değilsiniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehidlik nasib eder.�1

Bunun üzerine Amr bir Cemuh derhal silâhlandı ve kıbleye dönerek, �Allah�ım! Bana şehidlik nasib et� diye duâ etti.2

İslâm ordusu Seniyye Tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü.

�Kimdir bunlar?� diye sordu.

Mücahidler, �Abdullah bin Übey�in Yahudî müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk� cevabını verdiler.

Resûl-i Ekrem �Onlar Müslüman olmuşlar mı?� diye sordu.

�Hayır, yâ Resûlallah� denilince, Efendimiz şu emri verdi:

�Gidip onlara söyleyiniz, geri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok.�3

Peygamberimizin orduyu teftiÅŸi

İslâm ordusu Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.

Fakat, içlerinde mücahidler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de Rafi� bin Hadic idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekreme uzun görünmek istiyordu. Sonradan bir Sahabînin �Yâ Resûlallah Rafi� iyi ok atar� demesi ve ordudan ayrılmasını istememesi üzerine Peygamber Efendimiz, onu da orduya aldı. Arkadaşı Rafi�in orduya alındığını gören bir başka küçük Sahabî Semüre bin Cündüb, babasına, �Babacığım, Resûlullah Rafi�e müsâade etti, beni ise geri çevirdi. Halbuki ben güreşte onu yenebilirim� dedi.

Baba Mürey bin Sinan, teklifi Resûl-i Ekreme iletti. Peygamber Efendimiz güreşmelerini istedi. Güreşte Semüre�nin Rafi�i yıktığını görünce onunda orduya katılmasına izin verdi.1 Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik Sahabîler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahidler safında müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.

Peygamberimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o günkü vazifesini bitirip guruba doğru kaymaya başlamıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî akşam ezanını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahidlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı namazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirecekti. Muhammed bin Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de orduyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, �Bu gece bizi kim bekleyecek?� diye sordu.

Mücahidler arasından bir ses geldi: �Ben, yâ Resûlallah!�

Peygamber Efendimiz, �Sen kimsin?� diye sordu.

Aynı sesin sahibi, �Zekvân bin Abd-i Kays�ım� diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem, �Sen otur!� diye emretti.

Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, �Bu gece bizi kim bekleyecek?� diye sordu.

Yine mücahidler arasından bir ses yükseldi: �Ben, yâ Resûlallah!�

Efendimiz, �Sen kimsin?� diye sordu.

Sesin sahibi, �Ben, Ebû Seb�im,� diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz ona da, �Sen otur� buyurdu.

Bir müddet bekledikten sonra Peygamber Efendimiz sorusunu üçüncü sefer tekrarladı: �Bu gece bizi kim bekleyecek?�

Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: �Ben beklerim yâ Resûlallah!�

Efendimiz, �Sen kimsin?� diye sordu.

�Ben, İbni Kays�ım� diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz ona da, �Sen otur!� dedi.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Üçünüz de kalkınız� buyurdu.

Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvân bin Abd-i Kays�tı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Diğer arkadaşların nerede?� diye sorunca, Zekvân, �Yâ Resûlallah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren ben idim� dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz ona şöyle duâ etti:

�Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin.�

Zekvân, hemen zırhını giyindi. Kalkanını aldı. Bütün gece Peygamber Efendimizin yanında nöbet tuttu.1

İslâm ordusu Uhud�da

Sabaha yakın Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ordusuyla birlikte Şeyheyn�den ayrıldı ve Uhud�a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark edebiliyordu.

Düşman karşıda görünüyordu. Mücahidler cephesinde sabah ezânı göklere dalga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullahın arkasında silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını edâ ettiler.

Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh, takkesinin üzerine ise miğfer giydi.1

Münafıkların ordudan ayrılması

Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meşgul oluyordu.

Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah bin Übey bin Selûl ortaya atıldı.

�Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi. Benim sözümü dinlemedi.

�Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz�2 deyip kavminden ve münâfıklardan üç yüz kadar askerle geri döndü.

Münâfıkların ayrılmasıyla İslâm ordusu 700 kişiden ibâret kaldı�Kureyş ordusunun dörtte biri kadar.

Abdullah bin Übey, münâfıklardan bir grupla, İslâm ordusundan ayrılmakla kalmadı. Sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü gören Hazreç Kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs Kabilesine mensup Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah�ın inâyeti yetişti ve onları bu tereddütlerinden kurtardı.

Kur�ân-ı Âzimüşşanda bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur:

�Allah, sizden iki birliğin halini de işitip görüyordu ki, onlar dostları ve yardımcıları Allah olduğu halde, bir an bundan gaflet ederek dağılmaya yüz tutmuşlardı. Halbuki mü�minler ancak Allah�a güvenip Ona tevekkül etmelidir.�1

Münâfıklarla ilgili inen âyet

�İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah�ın izniyle idi ve gerçek mü�minleri ayırd etmek içindi.

�Münâfıkları da mü�minlerden ayırıp ortaya çıkarmak içindi. Onlara �Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun� denildi. Onlar ise, �Eğer gerçekten bir savaş olacağını bilsek elbette sizin peşinizden gelirdik� dediler. Onlar o gün küfre îmandan daha yakın idiler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Allah ise onların gizlediklerini hakkıyla bilir.�2

Muhayrık�ın İslâm ordusuna katılışı

Muhayrık büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine�de bol serveti vardı. Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukkaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.3

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücahidlerle Uhud Gazâsına çıktığı sıradaydı. O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık şöyle dedi:

�Ey Yahudî cemaâtı! Vallahi, siz Muhammed�in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!�

Yahudîler, �Bugün Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz� diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, �Eğer, bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed�indir. O dilediğini yapmaya serbesttir.� diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona şu iltifatta bulundu:

�Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir.�1

Muhayrık�ın vasiyeti üzerine Peygamber Efendimize kalan mülkleri: Bisab, Sâfiye, Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostandı.2

Muhayrık�ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti. Medine�deki vakıfları umumiyetle Muhayrık�ın mallarındandı.3

İslâm ordusu karargâhı

Günlerden Cumartesi idi. Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îmân ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat kendisi tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise Medine�ye doğru idi.4

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu arada oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi. Başlarına Abdullah bin Cübeyr�i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneny Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın buradan İslâm ordusunu arkadan sarmasına fırsat vermemekti.1

Resûl-i Ekrem okçulara şu emri verdi:

�Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız.

�Düşmanın bizi mağlup ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, yardımlarına koşalım demeyin.�2

Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra okçulara şu emri verdi:

�Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız.�3

Resûl-i Kibriyânın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi.

İki ordu karşı karşıya

İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı.

İslâm ordusunda, Zübeyr bin Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Hamza ise zırhsız askerlerin başında vazifeli idi.

Müşrik ordusunun sağ kol kumandanı Halid bin Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil�in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan bin Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah bin Ebi Rabia bulunuyordu.4

Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bin paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.

İslâm ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu. Allah�tan yardım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de hitabesinde onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahidler, bir an evvel �hücum� emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah�ın huzuruna çıkmak, ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için yerlerinde duramıyorlardı.

Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.

Bu sırada Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebî Talha ortaya atılarak kendinden emin, mağrurane bir edâ ile seslendi:

�Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?�

Karşısına �Esedullah� ünvanının sahibi Hz. Ali çıktı.

�Varlığım kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehenneme göndermekdikçe veya kılıcınla Cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!� diyerek hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz. Ali geri döndü. Mücahidler, �Neden onun başını gövdesinden ayırmadın?� diye sordular.

Hz. Ali, �Yere düşünce edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim. İyi biliyorum ki; Allah onu yaşatmayacak öldürecektir� diye cevap verdi.

Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve mücahidler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhâr ettiler.

Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman bin Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti.

Bu sefer sancağı yine Abdüddaroğullarından Ebû Sa�d bin Ebî Talha aldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa�d�a karşı da Hz. Ali�yi çıkardı. Çarpışmadan galip çıkan yine Ali oldu. Ebû Sa�d �Esedullah�ın kılıç darbeleri arasında can verdi.

Sa�d öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafi bin Talha bin Ebî Talha eline aldı. Onu da Âsım bin Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü.

Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Hâris bin Ebî Talha aldı. Âsım bin Sâbit Hazretleri onu da bir okla yere serdi.1

Hâris�ten sonra sancağı Kilab bin Talha aldı. Onu da Zübeyr bin Avvam (r.a.) bir hamlede yere serdi.

Bu sefer sancağı Cülâs bin Talha aldı. Onu da Talha bin Ubeydullah Hazretleri öldürdü.

Abdüddâroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi Kureyş müşriklerinin sancağı altında kahraman mücahidler tarafından böylece yere serildiler.

Bundan sonra sancağı yine Abdüddâroğullarından Ertat bin Şürahbil alı. O da Hz. Ali�nin amansız darbeleriyle yere serildi. Sonra sancağı Şurayb bin Kâriz aldı. O da Ashab-ı Kirâmdan biri tarafından öldürüldü.

Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim etti.2 Abdüddâroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından yine onların kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı. Fakat, daha fazla dayanamayıp arka üstü yere yıkıldı.

Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahidler kahramanca savaşmaya başladılar.

Resûl-i Ekrem�in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde: �Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderinden kurtulamaz!� meâlindeki beyit yazılı idi.

�Bu kılıcı benden kim alır?� diye sordu.

Birçok Sahabî birden atıldı. �Ben, ben yâ Resûlallah!� diyerek ellerini uzattılar.

Bu sefer Peygamberimiz, �Bunu hakkını vermek üzere kim alır?� diye sordu.

Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr bin Avvam da vardı. Resûlullah (a.s.m.) vermek istemedi.

Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne�ydi bu! Resûlullaha, �Nedir onun hakkı, yâ Resûlallah!� diye sordu.

Resûl-i Ekrem, �Hakkı; eğilip bükülünceye kadar düşmana sallamandır!� buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Dücâne, �Yâ Resûlallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum!� dedi ve Hz. Resûlullahtan kılıcı teslim aldı.

Ebû Dücane, elinde Resûl-i Ekremin şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz Ashabına şu ölçüyü ders verdi:

�Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin [harp halinin] dışında hiçbir zaman sevmez!�1

Ebû Dücane, şimşek sürâtinde, düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir-iki darbede yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu Ebû Süfyan�ın karısı Hind�in çığlığı idi. Ebû Dücane, ona vurmadı. Kendisini o sırada gören Hz. Zübeyr bin Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını soracak, Ebû Dücane ise şu cevabı verecektir:

�Resûlullahın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!�2

Diğer taraftan Hz. Hamza, elinde iki kılıç, �Ben Allah�ın arslanıyım� diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu.

Mücahidlerin hepsi de düşmanla cesurca döğüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı!

Düşmanın bozguna uğraması

Şirk ordusu, mücahidlerin bu kahramanca döğüş ve çarpışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisin geriye kaçışmaya başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmândan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bile fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri herşeylerini, canlarını kurtarmak uğrunda terk ederek kaçıyorlardı.

Harbin ilk safhası işte böylesine mücahidlerin üstün çarpışmaları ve Allah�ın yardımı ile Müslümanlar lehine neticelendi.

İslâm ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnâda bir müşrik tarafından Abdullah bin Amr bin Harâm şehid edildi. Uhud�un ilk şehidi bu mücahid oldu.

Oğlu Hz. Cabir der ki: �Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni yanına çağırdı ve �Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehid ben olurum! Kızkardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde� dedi. Gerçekten dediği gibi, ilk şehid kendisi oldu.�1

Harbin seyrini değiştiren hâdise

Düşman ikiye bölünüp sürâtle harp yerinden uzaklaşırken, mücahidler de geride terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn Tepesinde vazifeli okçular ise, Uhud meydanındaki manzarayı seyrediyorlardı.

Bu arada okçularda yerlerinden ayrılıp mücahidlere katılma isteği uyandı. Onlar, harp bitmiş kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyorlardı. Ayrılmak isteyen okçulara, kumandanları Abdullah bin Cübeyr verilen emri hatırlattı:

�Resûlullahın size söylediklerini, verdiği emri ve talimâtı unuttunuz mu?�

Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan bir kaçı müstesna, diğerleri Ayneyn Tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahidlerin yanına gittiler. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.

Birçok okçunun yerlerini terk etmeleriyle İslâm ordusunun arka cephesi müdafaasız kaldı. Harp dâhisi ve Kureyş ordusunun süvari kumandanı Halid bin Velid de zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Harbin en hareretli zamanında da bu geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.

Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlere tepede kalan on kadar okçuyu şehid ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum ânî ve beklenmedik bir anda olmuştu. Herşey birden değişiverdi. Mücahidler, düşman bozguna uğrayıp gitti diye gayet rahat idiler. Hattâ bazıları silâhlarını bile bırakmıştı.

Bu durumu görünce, kaçan Kureyş kuvvetleri de geri döndü. Mücahidler iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hücuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı. İki taraftan sarılınca kuvvetlerini haliyle kaybetmişlerdi. Beklenmedik bir anda, beklenmedik bir hücum, beklenmedik bir netice doğuruyordu.

İslâm ordusunun dağılması!

Önden ve arkadan hücuma mâruz kalıp sıkıştırılan mücahidler, bir anda kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar. Peygamber Efendimizin çevresinde herşeye rağmen on on beş kadar Sahabî kalmıştı. Bu bir avuç mücahid, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve kılıç darbelerine göğüslerini geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın Efendisini korumaya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan biri Hz. Resûlullahın sağ alt çenesindeki mübârek dişlerinden birini şehid etti. Bir diğer taş ise alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamia adındaki kâfirin kılıç darbesiyle de elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddeti ile miğfer parçalandı ve iki halkası mübârek yüzüne battı.1

Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören Ebû Ubeyde bin Cerrah bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanından bir an dahi olun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir�e, �Yâ Ebâ Bekir! Allah aşkına olsun, Resûlullahla aramızdan çekil. Bırak da mübârek yüzünden halkaları çıkarayım!� diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada kendisi de iki dişinden oldu.1

Öte taraftan Mâlik bin Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlemin yüzünden akan kanları diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine Efendimizin, �Kanım kanına dokunan ve karışan kimseye Cehennem ateşi erişmez� müjdesine muhatap oldu.2

Bir müşrik tarafından Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı. İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şiddetinden farkına varamayarak Resûl-i Ekrem kazılmış olan çukura yanı üzeri düştü. Çukurun etrafı derhal mücahidler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsâade edilmedi.

Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Elini kanayan yüzüne sürdü:

�Kendilerini Rablarına îmâna dâvet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felâh bulabilir?� dedi.

Bu, bir sitemdi, bir serzenişti. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün bu sitemi üzerine şu meâldeki âyetleri indirdi:

�Kullarımın tedbir ve idâresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların inkârlarından mes�ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse zâlim oldukları için onlara azap verir.

�Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah�ındır. O dilediğini doğru yola eriştirip bağışlar, dilediğine de hak ettiği azabı verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.3

Çok az sayıda Müslümanın müşriklere karşı direndiği sıradaydı. Peygamber Efendimiz, bir grup müşrikin kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti. Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali�ye, �Hücûm et, onlara!� diye emretti.

Allah�ın arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğin üzerine yürüdü. Onları püstürtüp, içlerinden birini de yere serdi.

Bu esnada Cebrâil (a.s.), �Yâ Resûlallah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve civanmertliktir� diye seslendi.

Peygamber Efendimiz cevaben, �O, bendendir, ben de ondanım� buyurdu.

Tam o esnada bir ses işittiler: �Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!�1

Mücahidlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnâda, Hz. Sa�d bin Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş kararsız duruyordu. Kendi kendine, �İçimden ne şehidlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu atabiliyorum� diyordu.

O sırada mücahidin biri ona, �Yâ Sa�d! Resûlullah seni çağırıyor,� dedi. Hz. Sa�d, derhal, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. Sonrasını Hz. Sa�d şöyle anlatır:

�Resûlullah beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, �Allah�ım! Bu senin okundur! Onunla düşmanını vur!� diyordum.

�Resûlullah da (a.s.m.), �Allah�ım! Sad�ın duâsını kabul et! Allah�ım! Sa�d�ın atışını doğrult! Devam, devam Sa�d! Babam, annem sana fedâ olsun� buyuruyordu.

�Her ok atışında Resûlullah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu. Ok çantam boşalınca, Resûlullah (a.s.m.) kendi çantasında bulunan okları da birer birer yayıma yerleştirip attırdı. Okları, yaya yerleştirmekte o, herkesten daha çabuk ve sürâtli idi.�

Hz. Ali der ki:

�Resûlullah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa�d�dan başka hiç kimse hakkında birleştirerek �feda olsun� dememiştir.

�Uhud günü ona: �At, ey Sa�d! Annem babam sana fedâ olsun! At, ey kısa boylu, kuvvetli delikanlı!� buyurdu.

�Nebî�nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bilmiyorum.�1

Hz. Talha bin Ubeydullah�ın Kahramanlığı

Harbin en nazik ve dehşetli anı idi. Müslümanlar önden ve arkadan hücuma geçen müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çıkıyorlardı. Hz. Resûlullahın etrafında kala kala on beş kadar mücahid kalmıştı. Bunlar Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte sabır ve sebât göstererek müşriklere karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz.Talha bin Ubeydullah idi.

Müşriklerin Resûlullahın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Talha sağa sola dönerek kılıcıyla onları uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Malik bin Zübeyr, Efendimize nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet edeceğini anlayınca, buna mâni olmak için, elini oka hedef tuttu. Son sürâtle gelen ok, parmağını delip, elini çolak yaptı.2

Peygamber Efendimiz, �Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah�a baksın� buyurdu.3

Hz. Resûlullahı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara vücudunu siper eden Hz. Talha�nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi. Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem ona, �Amcanın oğlu ile ilgilen� dedi.

Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı, sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyordu. Uğrunda bunca fedakârlığa katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir�e �Resûlullah ne yapıyor?� diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, �İyidir. Beni sana o gönderdi� diye cevap verince bu kahraman ve fedakâr Sahabî şöyle dedi:

�Allah�a şükürler olsun! Resûlullah sağ olduktan sonra her musibet bizim için bir hiçtir!�1

İ�lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedâkarlıktan dolayı Hz. Resûlullah tarafından bu harpte �Talhatü�l-Hayr (Hayırlı Talha)� olarak adlandırılan Hz. Talha, Uhud�dan döndüğü zaman vücûdunda tam yetmiş beş yarası vardı. Başı dört köşeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti. Eli ise çolak olmuştu.2

Hz. Hamzâ�nın şehâdeti

Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.

Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve �Allah�ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim� diye duâ ediyordu. Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup düşürmenin çâresini arıyorlardı.

Mekke�de, Vahşi adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça maharetli ve becerikli idi. Tesbit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.

Kureyş ordusu Mekke�den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr bin Mut�im kölesi Vahşi�yi yanına çağırmış ve �Orduya katıl. Eğer Muhammed�in amcası Hamza�yı amcam Tuayma bin Adiy yerine öldürürsen hür ve âzadsın� demişti.1

Bedir�de babası öldürülen Ebû Süfyan�ın karısı Hind de bunun için Vahşi�ye bir çok mükâfatlar vaad etmişti.

Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza�yı gözetip duruyordu. Hz. Hamza�nın müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş bekliyordu.

Düşmanın üzerine dolu dizgin yürüyen Hz. Hamza�nın bir ara ayakları kaydı ve arka üstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlattığı gibi bu kahraman Sahabînin böğrüne sapladı ve onu şehid etti. Vahşî bununla da yetinmedi. Ebû Süfyan�ın karısı Hind�in gönlünü yapmak için göğsünü yarıp, ciğerini de alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî�ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla bu aziz şehidin ciğerini çiğnedi.2 Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza�nın başucuna vardı; burnunun, kulağını kendine bilezik, pazband ve halhal yapmak niyetiyle kesti.3

Mücahidlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı. Herşeye rağmen Resûlullahın yanından ayrılmayan mücahidler de vardı. Bunlardan biri de İslâm ordusunun sancaktarı Hz. Mus�ab bin Umeyr idi.

İbni Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendimize yaklaştı:

�Gösteriniz bana Muhammed�i! O, kurtulursa, ben kurtulmayayım� diyerek haykırıyordu.

Hz. Mus�ab, mücahidlerden birkaç kişi ve Nesîbe Hatun ile İbni Kamia�ya karşı çıktı. Bu kâfir, Hz. Resûlullahı korumaya çalışan Hz. Nesîbe�nin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Nesîbe Hatun da, cesurca ona bir çok darbeler indirdi. Fakat, bu müşrikin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir etmedi.

İbni Kamia, önüne çıkan Hz Mus�ab�ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus�ab İslâmın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni Kamia bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus�ab sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Resûlullaha ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamia bu sefer mızrağıyla vücûdunu deldi. Hz. Mus�ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.1

Hz. Mus�ab, şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali�ye verdi. Hz. Ali, çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebürrum taşıdı.

�Muhammed öldürüldü� yaygarası

Mus�ab bin Umeyr Hazretleri zırhını giydiği zaman Resûl-i Kibriyâ Efendimize pek benzerdi. İbni Kamia da Hz. Mus�ab�ı şehit etmekle Peygamber Efendimizi öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak: �Muhammed�i öldürdüm� dedi.2

Bunu duyan müşrikler sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de dağ başına çıkarak, �Muhammed öldürüldü� diye yaygarayı bastı.

Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahidlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İslâm ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka istikametlerden ve harp sahasını terk ediyorlardı. Bu dehşetli hengâmede farkına varmadan, düşman askeri diye din kardeşlerine kılıç sallamaya kalkanlar bile oluyordu. Hatta, bu karışıklık esnasında Huzayl bin Cabir, bir başka Sahabî tarafından yanlışlıkla şehid edildi.

Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahidler, Hz. Resûlullahı aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman askerine kılıç sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Peygamberimizi arıyordu. Harp sahasında bulunan mücahidlerin o anda en büyük ve tek arzusu artık, Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bulmak olmuştu.

Bu esnada yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: �Ey Müslümanlar! Müjde size, işte Resûlullah!�

Bu sesin sahibi Ka�b bin Mâlikti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi�b mevkiinde, miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı. Müslümanlara seslenirken eliyle de Resûl-i Ekremin bulunduğu yeri gösteriyordu.1

Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini istemiyordu. Müslümanlara müjdeyi veren Ka�b�â eliyle, �Sus, sus!�2 diye işaret verdi.

Artık Hz. Resûlullahın yeri tesbit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir şayiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı� Mücahidler derhal Resûl-i Ekremin bulunduğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda mücahidlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Resûlullahın vücudunu muhafaza etmek! Bunu başardılar.

Ümmü Umâre Nesîbe bint-i Ka�b, kocası ve iki oğluyla birlikte İslâm ordusuna katılıp Uhud�a gelmişti. Kocasıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de yaralanan Müslümanlara yardım edip su yetiştirecekti. Ancak, harbin ikinci safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Resûlullahın etrafında çok az sayıda mücahidin kaldığını gören Nesîbe Hatun, derhal Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla Resûl-i Zişan Efendimizi müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz sağına soluna baktıkça Nesîbe Hatunun müşriklere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle buyurdu:

�Ey Ümmü Umâre! Senin katlandığın dayanabildiğin şeye, herkes dayanamaz ve katlanamaz.�

Peygamberimiz, Nesibe Hatunun omuzundan aldığı yarayı görünce oğlu Abdullah�a, �Annenin yarasını sar, annenin!� dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

�Ev halkınızı Allah mübârek kılsın. Senin annenin makamı, filânca ve filâncalarının makamından hayırlıdır. Babanın makamı da filân ve filânların makamından hayırlıdır. Senin makamın da filân ve filânların makamından hayırlıdır! Allah size, ev halkınıza rahmet etsin.�

O esnada îmânın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesîbe Hatun, �Yâ Resûlallah! Allah�a duâ et de, Cennette sana komşu olalım!� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Allah�ım, bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş et� diye duâ etti.

Bunun üzerine Nesîbe Hatun sevinç içinde, �Bana artık dünyada ne musibet gelirse gelsin gam çekmem. Bu bana yeter,�1 diyerek Allah ve Resûlullaha karşı olan muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.

Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri vardı. Hatta, Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.

Gariptir ki, Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efendimiz, �O, Cehennemliktir� derdi. Sahabîler bunun sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

Kuzman, harbin en şiddetli anında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hattâ İslâm ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı, �Ölmek kaçmaktan hayırlıdır. Ey Evs hânedanı, siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpışınız� diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra, kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.

Sahabîler hâlâ Efendimizin, �O, Cehennemliktir� sözünün mânâsını anlamış değillerdi.

Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuzman nasıl Cehennemlik olabilirdi?

Ancak Hz. Resûlullah, Kuzman�ın gerçek yüzünü Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle biliyordu.

Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman�ı Sahabîler: �Tebrikler ey Kuzman! Cenneti müjdeleriz sana,� diyerek tebrik ettiler.

Kuzman ise verdiği cevapla gerçek mahiyetini ortaya koydu:

�Ne diye beni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şehâdete ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Kureyşliler Medine hurmalıklarına zarar vermesin diye çarpıştım.�1

Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.2

Sahabîler, bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimizin sözünün hakikatını anladılar. Kuzman�ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı Allah yolunda, Allah için değil, kavim ve kabilesinin şan ve şerefi ve Medine�deki hurmalıklarını korumak uğrunda gösterdiğini öğrendiler.

Kuzman�ın kendi kendisini öldürdüğü haberini alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah�ın Resûlü olduğuma şüphesiz şehâdet ederim!� dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

�Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâcir bir adamla da teyid eder!�1

Âmellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir. Yani, amelin Allah�ın rızası gözetilerek yapılmış olmasıdır.

İhlas ile söylenmeyen bir sözün yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir kahramanlığın Allah katında hiç bir kıymeti ve değeri yoktur. İşte bunun apaçık bir misâli Kuzmân hâdisesidir.

Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendisini korumaya çalışırlarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mübârek dudaklarından ise şu cümleler dökülüyordu:

�Allah�ım, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.�2

Hazin netice

Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatına varınca, derlenip toparlanan mücahidler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir edâ ile geri çekildiler.

Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.

Harpte, mücahidlerden yetmiş kişi şehid düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz. Mus�ab bin Umeyr gibi çok güzîde Sahabîler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesîbe Hatun gibiler, Resûl-i Kibriyâyı muhafaza etmeye çalışırlarken, vücudları delik deşik olmuştu.

Harbin bir safhasında mücahidlere gülen parlak muzafferiyet, Hz. Resûlullahın emir ve talimatına riâyet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlûbiyete inkılab etmiş; Uhud, Müslümanların kanıyla boyanmıştı. Peygamber Efendimizin, �O bizi sever, biz de onu severiz� buyurduğu Uhud�u bir hüzün bulutu kaplamıştı.

Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuvveti kalmamıştı. Sa�d bin Muaz ve Sa�d bin Ubâde�ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi�b�deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu gidermek istiyordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takattan da mahrum kaldı. Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha bin Ubeydullah yere çöktü, �Buyur, yâ Resûlallah, ben kuvvetliyim� diyerek Peygamber Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.

Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına su döktürdü.

Peygamberimizin, Übeyy bin Halef�i öldürmesi

Bedir Harbinden önceydi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz harp sahasında dolaşırken, �Burası Ebû Cehil�in, burası Utbe�nin, burası Ümeyye�nin, buralar da filânın ve filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halef�i de ben kendi elimle öldüreceğim� buyurmuştu.

Bedir�de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye bin Halef, mücahidler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Peygamberimize, her karşılaşmasında şöyle derdi:

�Ey Muhammed. Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum. Birgün gelir, onun sırtında seni öldürürüm.�

Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu: �Belki, inşaallah, ben seni öldürürüm.�1

İşte Übeyy bin Halef, Bedir�de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye�nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek, Uhud�a çıkıp gelmişti.

Hz. Resûlullahın Şi�b�e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy�in gelmekte olduğu görüldü. Mekke�de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Peygamberimize yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler önüne çıkıp, hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah, �Bırakın, gelsin� diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Resûl-i Ekreme oldukça yaklaşan bu azgın müşrikin ağzından, �Ey Muhammed, sen kurtulursan, ben kurtulmayayım� lafları dökülüyordu.

Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy, bir anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında duramayıp, geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırakmıyor ve arkasından, �Nereye kaçıyorsun, ey yalancı� diye sesleniyordu.

Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak, miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.

Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, �Vallahi, Muhammed beni öldürdü� diyordu.

Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, Übeyy, kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:

�O bana (Mekke�de) �Seni öldüreceğim� demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür.�1

Übeyy bin Halef, birgün bile yaşamadan, �Susadım, susadım!� çığlıkları arasında ölüp gitti. Resûl-i Kibriyânın, Allah�ın izniyle, istikbalden haber vermiş olduğu bir mûcizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.

Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı. Azılı müşriklerden Abdullah bin Şihab-ı Zührî, Utbe bin Vakkas, Abdullah bin Kamia ve Übeyy bin Halef bir araya gelerek Peygamber Efendimizin hayatına son vermek için sözleşip and içmişlerdi.2

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkında, �Allah�ım, onların hiçbirisi senesine ulaşmasın� diye duâ etti.

Sa�d bin Ebî Vakkas der ki: �Vallahi, Resûlullahı vuran veya yaralayanlardan hiçbirinin üzerinden bir yıl geçmedi.�

Bunlardan biri olan İbni Şihab�ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan ısırıp öldürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamia ise, Uhud�dan Mekke�ye döndükten sonra, davarlarının yanına gitti. Dağın en yüksek tepesinde davarını buldu. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.3

Ebû Süfyan�ın seslenişi

Müşrik ordusu, harp sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan, muharebe meydanında bir tur attıktan sonra kayalıklara çıkmış bulunan mücahidlerin yanına geldi ve �Müslümanlar arasında Muhammed var mı?� diye seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı halde, Peygamber Efendimiz, �Cevap vermeyiniz� buyurdu.

Bu sefer Ebû Süfyan, �Aranızda Ebû Bekir var mı?� diye sordu. Hz. Resûlüllah yine cevap verilmesine müsaade etmedi.

Kureyş reisi bu sefer, �Aranızda Ömer yok mu?� diye sordu. Peygamber Efendimiz yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adamlarına dönerek, �Herhalde bunların hepsi öldürülmüş, Sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi.� diye bağırdı.

Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle, �Yalan söylüyorsun ey Allah�ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi sağdırlar ve işte buradadırlar� dedi. Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:

�Hübel�in şânı yüce olsun!�

�En büyük en yüce olan Allah�tır!�

�Bizim Uzzamız var, sizin yok!�

�Bizim Mevlâmız Allah�tır. Sizin Mevlânız yok!�

�Bir gün yenildik, bir gün yendik!�

�Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala�yı Hanzala�ya karşı, filânı filâna karşı öldürdük!�

�Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz Cennette, sizinkiler ise Cehennemdedir.�

Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer�e, �Ey Ömer, Allah aşkına doğru söyle! Muhammed�i öldürdük mü?� diye sordu.

Hz. Ömer, �Hayır, vallahi onu öldürmediniz. O şimdi söylediklerinizi dinliyor!� diye cevap verdi.

Hz. Ömer�e itimadı olan Ebû Süfyan Peygamberimizin hayatta olduğuna inanmıştı artık. Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:

�Gelecek yıl, sizinle Bedir�de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz.�

Hz. Ömer, Allah Resûlüne baktı. Kanaatını beyân etmesini bekledi. Kendisinden, �Olur! İnşaallah orası bizimle sizin buluşma yeriniz olsun� emri gelince, Hz. Ömer, �Olur� diye cevap verdi.1

Peygamberimizin şehidler arasında dolaşması

Düşman kuvvetler, harp meydanını terk edip Mekke�ye doğru hareket edince, Peygamber Efendimiz mücahidlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi. Cesedleriyle yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlemlerde pervaz eden şehidler arasında dolaştı. Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı manzara seyredilecek gibi değildi. En güzîde Sahabîlerini kaybetmişti. Kureyş müşrikleri şehidler hakkında vahşice muâmelelerde bulunmuşlardı. Çoğunu parça parça ederek tınınmaz bir hale getirmişlerdi. Onların arasında durdu. İçler parçalayıcı manzarayı bir müddet hüzünle seyrettikten sonra, �Ben, Kıyamet gününde, şu şehidlerin Allah yolunda canlarını fedâ ettiklerine şâhidlik edeceğim� buyurdu.

Daha sonra Ashabına dönerek, �Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz. Allah yolunda çarpışarak yara alanlar, Kıyâmet gününde Mahşere yaraları kanayarak geleceklerdir. Kanlarının rengi kan rengi, ama kokuları mis kokusu gibi olacaktır� diye ferman etti.2

Şehidler arasında Efendimizin amcası kahraman Sahabî Hz. Hamza da vardı. Karnı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu ve kulakları kesilmiş, cesedi parça parça edilmişti. Zor tanınıyordu. Onun mübârek cismini gören Resûl-i Kibriyâ Efendimiz öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki, bir anda gözlerinden yaşlar boşandı. O anâ kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. �Seyyidü�ş-Şühedâ (şehidlerin efendisi)� olan bu cesaret abidesi Sahabînin cesedi başında durdu. Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:

�Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiç bir kimse senin gibi böyle bir musibete uğramamış ve uğramayacaktır!

�Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz!

�Ey Resûlüllahın amcası Hamza!

�Ey Allah�ın ve Resûlünün arslanı Hamza!

�Ey hayırlar işleyen Hamza!

�Ey Resûlullaha koruyucu olan Hamza!

�Allah, sana rahmet etsin!

�Eğer senden sonra yas tutmak gerekeydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım.�1

O esnâda, Medine tarafından tozu dumana kata kata birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan bir kadındı. Hz. Hamza�nın anne-baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi. Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne gelene Hz. Hamza�nın nerede olduğunu, kendisine nelerin yapıldığını soruyordu. Hz. Resûlullah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr bin Avvam�a, �Annene söyle geri dönsün. Kardeşinin cesedini görmesin� diye emretti.

Hz. Zübeyr annesini karşıladı: �Anneciğim! Resûlullah, geri dönsün diye emretti� dedi.

Hz. Safiyye, �Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zaten kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiştim. O, bu musibete Allah yolunda uğramıştır. Biz Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevâbını Allah�tan bekleyeceğiz. İnşaallah sabredip, katlanacağız�2 diye kahramanca cevap verdi.

Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince Efendimiz Hz. Safiyye�nin kardeşi Hz. Hamza�yı görmesine müsâade buyurdu.

Hz. Safiyye, Şehidlerin Efendisi kardeşinin yanına vardı. Başucunda oturdu. Sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah�ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safiyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan, �İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn� âyet-i kerimesini okudu. Aziz kardeşine de Allah�tan rahmet ve mağfiret dileğinde bulundu.1

O esnâda Hz. Cebrâil geldi. Peygamber Efendimize Hz. Hamza�nın göklerde, �Allah�ın ve Resûlullahın arslanı� diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safiyye�ye iletti.2

Muharebenin şiddetli gününde Abdullah bin Cahş ile Sa�d bin Ebî Vakkas Hazretleri bir kenara çekilip Cenâb-ı Hakka duâ etmişlerdi. Sa�d: �Yâ Rabbi! Bir büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galip ve muzaffer olayım� diye duâ etmişti. Abdullah bin Cahş (r.a.) ise onun duâsına �Âmin� dedikten sonra, �Ben de bir büyük düşmanla karşılaşayım. Onunla çarpışayım ve sonunda şehid olayım. Burnum ve kulaklarım kesilsin. Yarın mahşer gününde Cenâb-ı Hak bana, �Burnun ve kulakların nerede kesildi� diye sorunca, �Ya Rabbi! Senin ve Resûlünün yolunda kesildi� diye cevap vereyim� diye duâ etmişti.

Şehidler arasında Abdullah bin Cahş da vardı. Ve aynen duâ ettiği gibi burnu ve kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa�d bin Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.

Şehidler arasında İslâm ordusunun sancaktarı Hz. Mus�ab bin Umeyr de vardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun yanına vardı: �Mü�minlerden, Resûlullah ile beraber olacaklarına dair Allah�a verdikleri söze sâdık kalan nice kimseler vardır. Onlardan kimi verdiği sözü tamamen yerine getirerek şehidliğe kavuştu; kimi de böyle bir âkibeti beklemektedir. Onlar, sözlerini hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.�1 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.

Hz. Mus�ab�a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaftanı vardı. Sahabîler bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak tarafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu durumu görünce, �Baş tarafını kalkanı, ayaklarını ise ızhır otu [bir çeşit kokulu ot] ile örtünüz� diye emretti.

Allah yolunda, Resûlullah ve İslâm uğrunda her fedakârlığı göstermek, her meşakkati göze almak ve sonunda şehid olmak! Şehid olduktan sonra ise örtülecek kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!

Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehidlerin namazlarını kıldı. O zaman, Uhud şehidlerinin namazlarının kılınmadığı, defnedildikten sekiz sene sonra kılındığı da rivâyet edilmiştir.2

Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerindeki silâh ve zırhları çıkarıldıktan sonra şehidlerin kanları ve kanlı elbiseleriyle gömülmelerini emretti.

Sahabîler, �Yâ Resûlallah, önce hangilerini defnedelim?� diye sordular.

Resûl-i Ekrem, �En çok Kur�ân bileni önce defnediniz� buyurdu.3

Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke�ye gidip gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali�yi huzuruna çağırdı, �Git, müşrikleri takip et! Gör bakalım ne yapıyorlar? Ne yapmak istiyorlar?

�Eğer, onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke�ye dönmek istiyorlardır. Şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyetleri Medine�ye yürümektir� diyerek kendisini keşfe memur kıldı.

Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte götürdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekreme haber verdi.

Peygamberimizin harp sonrası duâsı

Şehid Sahabîler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle birlikte Medine�ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde, ordusunu durdurarak Rabb-ı Rahimine şu içli niyazı yaptı:

�Allah�ım! Hamd ve senâ ancak Sanadır.

�Allah�ım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak hiçbir kuvvet yoktur.

�Senin dalâlette bıraktığını, hidâyete erdirecek yok, Senin hidâyete erdirdiğini de saptıracak yoktur.

�Senin vermediğini kimse veremez ve Senin verdiğini de kimse engelleyemez.

�Allah�ım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize.

�Allah�ım! Ben, yoksul olduğum günde senden ni�met, korkulu olan günde de emniyet dilerim.

�Allah�ım! İmanı sevdir bize! Kalblerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve tuğyandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi.

�Allah�ım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat! Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat. Ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.

�Allah�ım! Senin Peygamberini yalanlayan, Senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezâlarını ver! Onlara hak ve gerçek olan azabı indir!�1

Fahr-i Kâinatın bu içli, hazin ve düşündürücü duâsına mücahidler de �Âmin�lerle katılıyorlardı.

Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duâsını kabul buyuracak, İslâm dininin düşmanlarını kısa zamanda mahv u perişan edecektir.

Medine�ye dönüş ve karşılanış

Ensar kadınları Mekke sokaklarına dökülmüşlerdi. Gelen orduyu seyrediyorlar, Hz. Resûlullahın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek istiyorlardı. İslâm ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşam üzeri Medine�ye giriyordu. Kadınlar şehid olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ekremin de gözlerinden yaşlar aktı.

Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın, Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa�d bin Muâz�ın annesi Ubedy kızı Kebşe idi. Uhud�da oğlu Amr bin Muâz�ı şehid vermişti. İçi acıyla buruk buruktu. Resûl-i Ekreme iyice yaklaştı, onun nuranî simasına başını kaldırıp baktı ve �Babam, anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Seni sağ salim gördüm. Sen sağ salim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir� dedi.

Bu cümleler gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sakadâtın ifadesiydi. Şehid düşen oğlunu sormuyor, Hz. Resûlulahın sağ salim dönmesinden dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.

Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslâm kadınına şehid olan oğlundan dolayı taziye diledi ve şu müjdeyi verdi:

�Ey Sa�d�ın annesi sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid düşenlerin hemen hepsi Cennette toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular. Onlar ev halklarına da şefâat edeceklerdir.�

Sonra da Kebşe Hatunun arzusu üzerine ev halkına şu duâda bulundu:

�Allah�ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri yok et! Geri kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı kıl.�

Kalbi nübüvvet iksiriyle temas halinde olan Sahabînin Allah ve Resûlü için göze alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kaybetse, bu yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslâm davâsının ancak fedakârlıklar, ferağat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi biliyordu. İslâm uğrunda, Resûlüllah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların Allah katında en makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâinatın Efendisi onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

�Cenâb-ı Hak, Ashabımı �Nebî ve Resûller hariç�bütün âlemin üzerine üstün ve seçkin kıldı.1

Uhud�dan dönen Sahabîler mağlubiyetin kalblerinde meydana getirdiği acı ve buruk bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de Hâne-i Saâdetine gitti. Kızı Hz. Fâtıma�ya kılıcı Zülfikârı uzatarak, �Yavrucuğum, al bunun kınını yıka. Vallahi o, bugün yapacağı vazifeyi bihakkın yaptı!� buyurdu.2

Kâinatın Efendisi ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla meyûs değildi. Hak ve hakikatın er geç şer ve batıla galip geleceğini çok iyi biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma�ya söylediği şu sözler bu gerçeği aksettiriyordu:

�Allah, fethi bize nasib edinceye kadar, müşrikler bizi bir daha böyle bir musibete uğratamayacaklardır.�1

Medine�ye gelen Peygamberimiz hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı yoldan dönüp şehre ânî baskın yapma tehlikesi her an söz konusu idi. Bu sebeple bütün gece Müslümanlar Hâne-i Saâdetin kapısında nöbet tuttular.

Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de acılarını dindirmek, üzüntülerini giderip ruhlarını teselliye kavuşturmak için Peygamber Efendimize koşuyorlardı. O da onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.

Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da Efendimize yarasının sarılması için koşanlar arasındaydı. Uhud�da babası Akrabe şehid olmuştu. Hz. Resûlullahın huzuruna babasız kalmanın verdiği ıztıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve merhamet duygularını coşturmuştu.

Resûl-i Ekrem Büceyr�in de derdine derman oldu. �Ey sevimli çocuk! Ne diye ağlayıp duruyorsun? Sus ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa razı olmaz mısın?� dedi.

Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr�in gözlerinin içi güldü. Üzüntü ve kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği eziklik duygusundan kurtularak, �Babam, anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Razı olurum elbet!�2 diyerek sevincini izhar etti.

Resûl-i Ekrem şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve �Adın ne?� diye sordu.

Çocuk, �Büceyr� dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Hayır! Sen Beşir�sin� buyurarak ismini değiştirdi.

Peygamberimizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir sonradan şöyle diyecektir:

�Başımda Resûlullahın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı. Diğer taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı, peltekliğim de o andan itibaren geçti gitti!�1

* * *

Uhud Mağlûbiyetinin Bazı Hikmetleri

Uhud Muharebesinde, Müslümanların mağlup duruma düşmeleri bir kısmının yaralanması, diğer bir kısmının şehid olmasının bir takım hikmetleri vardı:

1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği bu musibetle gayet açık bir surette anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği halde, onlar Müslümanlar galip geldiler düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesi ise, Müslümanların elde ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.

2) Peygamberlerin de dünya mihmet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zira, onlar insanlara her hususta rehber olarak gönderilmişlerdir.

Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gönderilmiştir. Tâ ki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhi yardıma mazhar olup, her halinde harikulâdelere ve mu�cizelere istinad etseydi, o vakit mutlak îmân ve insanlığın en büyük rehberi olamazdı. Bu hikmete binaendir ki, Peygamber Efendimiz, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mûcize göstermiştir. Sair zamanlarda o da, diğer insanlar gibi, Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu Adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, �sipere giriniz� emrederdi. Uhud�da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi.

Ayrıca, şayet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mûcizeler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihan sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir-i Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirinden ayırdedilmesi bu durumda mümkün olmazdı.

Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben iman etmemiş münâfıklar, sözleri ve davranışlarıyla kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş oluyordu.

3) Müşrikler içinde, o zamanda Sahabîler safında bulunan Sahabîlere mukabil gelecek Hz.Halid bin Velid, Amr bin As gibi birçok zatlar vardı. Denilebilir ki, Hikmet-i İlâhiyye, istikbalde, Sahabîler safında yer alıp büyük hizmetler görecek olan bu zatların şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarlarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbalde elde edecekleri hasenatlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. �Demek, mâzideki Sahabîler, müstakbeldeki Sahabîlere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki bârikâ-ı hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin!�1

* * *

Hamrâü’l-Esed Seferi

Uhud�dan Medine�ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine�ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.

Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları etrafa gösterilmeli idi.

Peygamber Efendimiz Uhud�dan Medine�ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl�i huzuruna çağırdı ve şöyle seslenmesini emretti:

�Resûlullah, düşmanımızı takip etmemizi size emrediyor! Dün, Uhud�da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud�a katılanlar geleceklerdir!�1

Sahabîlerin çoğu Uhud�dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullahın İ�lâ-yı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.

Abdü�l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafi� bin Sehl ağır yaralı idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu dâvetini duyunca bir anda yaralarının ağrı ve sızısını sanki unutuverdiler ve ne yapıp da bu dâvete katılabiliriz diye düşünmeye başladılar. �Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah ile gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?� diyorlardı.

Abdullah, Rafi�e, �Haydi gidelim,� deyince, Rafi�, �Vallahi benim yürümeye takatım yok� diye cevap verdi.

Abdullah diretti, �Haydi gel! Olmazsa bir hayvan kiralarız!�

Sonunda yola çıktılar. Rafi� takattan kesilince Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücahidlere katıldılar.1

Ağır yaralılardan biri de Üseyd bin Hudayr adındaki Sahabî idi. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ekremin emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahidlere katıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı. Alnı yarılmıştı. Azı dişi kırılmış, dudağı yarılmış, sağ omuzu yaralanmıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu. Bu hâliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali�ye verdi, yerine Abdullah bin Ümmi Mektum�u vekil bırakarak Medine�den ayrıldı.

Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları yakalayıp şehid ettiler.

Resûl-i Ekrem, Hamraü�l-Esed mevkiine vardı. Karargâhını orada kurdu. Şehid edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak üzere mücahidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan bir kişi yakalandı. Bu adam, Bedir�de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimiz ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dâir söz verince fidyesiz salıverilen şair Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar Uhud�a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.

Ebû Azze yine Peygamber Efendimizden serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve keskin oldu:

�Mü�min bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mekke�de ellerini yanaklarına sürdürüp �İki kere Muhammed�i aldattım, onunla gönül eğlendirdim� dedirtmem.�

Emir üzerine, boynu vuruldu.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamrâü�l-Esed mevkiinden ayrılmamıştı. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Ma�bed bin Ebî Ma�bed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları kadar, müşrik olanları da Peygamber Efendimize son derece bağlı idiler. Olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.

Ma�bed henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendimize sadık biri idi.

�Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah�ın onlara karşı sana sıhhat ve afiyet vermesini dileriz� diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı.

Ma�bed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revhâ denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. Onlar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle diyorlardı:

�Muhammed�in Sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke�ye nasıl gideceğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz.�

Görüldüğü gibi gelişmeler Peygamber Efendimizin kanaatını doğruluyordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.

Kureyşin reisi Ebû Süfyan, Ma�bed ile karşılaşınca, �Ey Ma�bed, geldiğin yerden ne haber?� diye sordu.

Ma�bed, �Muhammed ve Sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş sayıda askerle takibinize çıktılar� cevabını verdi:

Ebû Süfyan hayretle, �Eyvah! Neler söylüyorsun sen!� dedi.

Ma�bed gayet sakin bir edâ ile, �Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün� diye konuştu.

Ebû Süfyan hiddetli hiddetli, �Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız� dedi.

Ma�bed, Ebû Süfyan�ın hiddetine aldırmadan, �Ben sana, böyle tehlikeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim. Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım� dedi.

Ebû Süfyan�ın hiddeti meraka döndü. �Neler söyledin bakayım?� dedi.

Ma�bed şiirine başladı:

�Çocuklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korkusundan yere düşecekti!

�Sanki yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları bulunmayan, silahsız bodur ve şanlı arslanlar koşuyorlardı sanki!

�Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!

�Acele yanlarından uzaklaştım.

�Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yüksekmişler!

�Onlar, sizinle karşılaşınca, Bethâ Vadisi sakinleriyle beraber sallanacak!

�Yazık oldu dedim, Ebû Süfyan bin Harb�a!

�Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren bir ikazcıyım!

�Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed�in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan teşekkül etmemiştir!

�Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibâret değildir.�1

Ma�bed�in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan�la arkadaşlarının kalplerine korku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke�nin yolunu tuttular.

Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifâ etmiş olan Ma�bed ise kabilesinden biri ile durumu Peygamber Efendimize bildirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamrâü�l-Esed�de üç gece kaldı. Düşmandan herhangi bir hareket görmeyince Medine�ye döndü.

Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamrâü�l-Esed Seferi olarak da anılır.

Bu sefer münasebetiyle inen âyet-i kerimelerin bir kaçında meâlen şöyle buyuruldu:

�Yaralandıktan sonra yine Allah�ın ve Resûlünün dâvetine uyanların mükâfâtını Allah elbette zâyi etmez. Onlardan iyilik edip de vazifelerini hakkıyla yerine getiren ve kötülükten sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.

�Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara �Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun� dedikleri zaman onların îmanı ziyadeleşti ve �Allah bize yeter; O ne güzel vekildir� dediler.2

Mar
03

Bedir Muharebesi

Hicretin 2. senesi: 17 Ramazan Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).

Kureyş�in ticâret kervanı

Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke�den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke�ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.

Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kur�a çekenler bile vardı. Ensardan Sa�d, babası Hayseme�ye, �Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum� diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, �Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim� diye cevap vermişti.

Ama Sa�d bunu kabul etmemiş ve aralarında kur�a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur�a Sa�d�a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir�de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.2

Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedâvi ederim.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, �Sen evinde otur Kur�ân oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasib eder� buyurdu.

Bu hâdiseden sonra Peygamber Efendimiz onu hep �şehîde� diye anardı.

Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine�de asılarak cezalandırılanların ilki bunlar oldu.1

Medine�den hareket

Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûm�u vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir Cumartesi gününde, mücahidlerle Medine�den hareket etti.2

Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus�ab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. İki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali�nin, diğeri ise Ensardan Sa�d bin Muaz Hazretlerinin elinde idi.3

Kervân, Bedir4 mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriye�ye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.

Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine�den yola çıkmışlardı. Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.1

Henüz Medine�den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa�d bin Ebî Vakkas der ki:

�Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr�in göze görünmemeye çalıştığını gördüm.

��Kardeşim sana ne oldu?� diye sordum.

��Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allah�ın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum,� diye cevap verdi.

�Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, �Sen geri dön� dedi.

�Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyr�in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım.�2

Allah yolunda şavaşıp şehîdlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.

Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, �Yâ Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz� diyorlardı.

Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve �Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim�1 diye cevap veriyordu.

Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, İslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.

İslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: �Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!�

Mekke�ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir�e uğramadan Mekke�ye doğru yol aldı.

Kureyş�in harbe hazırlanması

Ebû Süfyan�dan önce Mekke�ye varan haberci Zamzam, acaib bir kılıkla devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:

�Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyan�ın yanındaki mallarınıza Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdât! İmdât!�

Haliyle bu haber Kureyş�in infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Sürat�le hazırlığa başladılar. Alel acele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950�yi buldu. Bunların 100�ü atlı 700�ü develi idi.

Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Lehep hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekke�de kaldı.

Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke�den Bedir�e doğru hareket etti.

Yolda kervânını Bedir�den arızasız geçiren Ebû Süfyan�dan kendilerine şu haber geldi:

�Siz kervânınızı, kervân üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!�

Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:

�Vallahi Bedir�e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp, yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!�1

Müşrik ordusu Bedr�e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan�ın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve �Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâm�ın, Ebû Cehil�in işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir� dedi.

Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:

�Eğer, Muhammed�in Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!�2

Ebû Cehil�in bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce Mekke�ye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömer�in kabilesi Adiyy bin Ka�boğulları takib etti.

Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine, �Vallahi, ey Haşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed�ledir� deyince, Ebû Tâlib�in oğlu Tâlib de bir kısım kimselerle birlikte geri döndü.

Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harbetmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan istihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.

Mücâhidlerle istişâre

Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu. Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz İsrailoğullarının Hz. Musâ�ya dediği gibi, �Git Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız� tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz.�1

Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem kendilerine hayır duâda bulundu.

Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.

Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sa�d bin Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:

�Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.

�Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle gönderen Allah�a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah�ın bereketi ile yürüt bizi.�1

Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kur�ân�ın ifadesiyle �Ölümün ağzına girmeyi�2 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allah�ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemiyeceğine gönülden inanıyorlardı.

Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!

Sa�d bin Muaz�ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:

�Yürüyün ve Allah�ın lütfu ile şâd olun. İşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı yerleri şimdiden görür gibiyim.�1

Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat arttırdı. Bedir�e doğru şevkle yol almaya başladılar.

İslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım bilgiler elde edeceğimizi umarım� buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam, Sa�d bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabîleri oraya gönderdi.

O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.

Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, �Bana, Kureyş hakkında mâlumat veriniz� dedi.

Onlar, �Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar� dediler.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �O topluluk ne kadar vardır?� diye sordu.

�Pek çok� diye cevap verdiler.

Efendimiz tekrar, �Onların sayıları ne olabilir?� dedi.

�Bilmiyoruz� cevabını verdiler.

Bu sefer Peygamber Efendimiz, �Onlar her gün kaç deve kesiyorlar�diye sordu.

�Bir gün 9, bir gün 10� dediler.

Bunun üzerine Resûlullah, �Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır� buyurdu.

Sonra, �İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?� diye sordu.

Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:

�İşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!�

Sonra yine adamlara, �Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu?� diye sordu.

�Evet� dediler, �Beni Zühreler Ahnes bir Şerik�le geri döndüler.

O zaman Peygamber Efendimiz, �O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitabı bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir� buyurdu.1

Bedir�e vardığı gece Peygamber Efendimiz, �İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır� buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.

Hz. Ömer der ki:

�Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler.�2

İslâm ordusunun Bedir�e önce gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir�e vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını Ashabıyla görüştü.

O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, �Yâ Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm,� diye konuştu.

Sonra da, �Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah�ın emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?� diye sordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi� buyurdu.

Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler.�

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) �Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret ettiğindir� buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar gittiler.

Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.1

Bu arada, Sa�d bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir�le birlikte girdi.

Sa�d bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.1

Ordunun harp nizamına sokulması

Peygamber Efendimiz, Bedir�e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus�ab bin Umeyr, Evslilerinkini Sa�d bin Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.2

Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:

�Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.�3

Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu. Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir kaç taş taşıyıp atabilirlerdi�

Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.

Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:

�Allah�ım! Bana yaptığın va�dini yerine getir!

�Allah�ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.�2

Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.

İki ordu karşı karşıya

Resûl-i Ekrem, ordusuna ait hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.

Manzara oldukça düşündürücü ve ibretliydi. Birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu arkaba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.

Peygamber Efendimiz de, gölgelikten çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsavî bir mücadele verilemeyeceği kanâatı uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.

Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan Âmir bin Hadremî harp usulûne muhalefet ederek mücâhidlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca� Hazretlerine isabet etti ve orada İslâm ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, �Mihca�, şehidlerin efendisidir� buyurarak İslâmın bu ilk şehidini tebcil etti.

Mihca� Hazretlerinin şehadeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan Rabiaoğulları Utbe ile Şeybe ve Utbe�nin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.

Benî Neccar�dan Afra isminde bahtiyar İslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedir�de bulunuyordu. Onlardan ikisi Muâz ve Avf ile Resûlullahın şâiri Abdullah bin Ravâha Hazretleri onlara karşı çıktılar.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu�

Müşrikler, �Siz kimlersiniz?� diye sordular.

Onlar, �Ensardan filân ve filânız� diye cevap verdiler.

Müşrikler; �Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdülmuttaliboğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız� dediler.

Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, �Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar!� diye konuştular.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine duâ etti. Sonra da, �Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali� diye emretti.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman Sahabî derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için Utbe onları tanıyamadı.

�Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığımızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım,� diye seslendi.

Üç kahraman Sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince müşrikler, �Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz, buyurun� deyip kılıçlarını sıyırdılar.

Ubeyde bin Hâris, Utbe bin Rebiâ ile, Hz. Hamza dengi Şeybe bin Rabiâ ile ve Hz. Ali ise Velid bin Utbe ile çarpışacaktı.1

Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerinden sayılırdı. Buna binâen; iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya durdular�

Teke tek vuruşma şimşek sür�atiyle başladı.

Hz. Hamza ile Hz. Ali birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Sonra da Hz. Ubeyde�nin yardımına koştular. Utbe�nin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna getirdiler.

Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin huzuruna geldiğinde, �Yâ Resûlallah, ben şehid miyim?� diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Evet, şehidsin� buyurdu ve yerinin Cennetü�l-Firdevs olduğunu söyledi.

Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup din-i İslâm uğrunda çektiği ezâ ve cefâlardan dolayı asla üzülmediğine dâir güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan Bedir�den dönülürken yolda vefât etti. Oraya defnedildi.1

Adamlarının birbir yere serildiğini gören müşrikleri büyük bir dehşet sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları teselli etmeye ve toparlamaya çalışıyordu.

Allah yolunda çarpışmayı en büyük şeref telâkki eden Müslüman mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi. Bir an evvel muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz âdeta mücessem îmân halini almış bu bir avuç mücâhidin haline bakarak, Cenâb-ı Hakka şöyle içli niyâzda bulundu:

�Allah�ım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar, Sen onlara binecek ver!

�Allah�ım! Onlar açtırlar, Sen onları doyur!

�Allah�ım! Onlar fakirdirler, Sen onları fazl ve kereminle zengin eyle!�2

Sonra da dilinden düşürmediği duâsını tekrarladı:

�Allah�ım! Bana yaptığın va�dini yerine getir!

�Allah�ım! Bu bir avuç mücâhidi helâk edersen, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!�

Hz. Ebû Bekir ile oğlu

Manzara oldukça ibretli idi. Mus�ab bin Umeyr, Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kadeşi Ebû Aziz İbn-i Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarı idi.

Daha garibi de vardı. Hz. Ebû Bekir oğlu Abdullah ile Müslümanlar safında bulunurken, diğer oğlu Abdurrahman ise Kureyş müşrikleri arasında idi. Cesâreti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Hz. Resûlullahtan oğluyla çarpışmak için müsaade istedi. Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin� buyururak izin vermedi ve yanından ayırmadı.

Hz. Resûlullahtan oğluyla kılıç kılıca döğüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.) hiddetli hiddetli oğluna, �Ey Abdurrahman! Bana olan münasebetin nerede kaldı� diye seslendi.

Abdurrahman ise, �Aramızda silahtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka birşey kalmadı.�1 diye cevap verdi.

Harp başladı

Tarih; 17 Ramazan, Cuma günü, sabah saatleri. Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırıya geçmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu. �Zafer bizimdir,� diyerek de her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini arttırıyordu.

Hz. Ali der ki:

�Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Resûlullaha sığınmıştık. O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!�2

Hazreç kabilesinden Hâris bin Sürakâ adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temaşa ediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. İşte Ensardan ilk şehid düşen bu zâttır.

Harp safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, geride Hâris�e isabet edip onu şehid etmesi hepsi için bir ibret dersi oldu.

Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise durmadan mücâhidleri harpte sebat etmeye çağırıyor ve şöyle diyordu:

�Muhammed�in varlığı kudret elinde olan Allah�a yemin ederim ki; Allah�ın rızasını umarak sabr ve sebât göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri Allah, muhakkak Cennetine koyacaktır!�

Ensardan Umeyr bin Humâm Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullahın bu müjdesini işitti ve �Ne iyi! Ne iyi! Cennete girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş� diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı. Hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dâir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, bir çok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.

Bir mu�cize

Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve şöyle duâ etti:

�Yüzleri kara olsun! Allah�ım! Kalblerine korku sal! Ayaklarına titreme ver.�1

�Yüzleri kara olsun� sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.

Kur�ân-ı Azimüşşan bu mu�cizeyi şu âyetiyle ilân eder:

�Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, ancak Allah attı��1

Evet, Resûl-i Kibriyânın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu.

Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada olan aşk ve şevklerini arttırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da Kıbleye yönelerek Yüce Mevlâsına yalvarıyordu:

�Allah�ım! Bana va�dettiğin yardımı lutfet.�

Bu münacaâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki, ridâsı mübârek omuzlarından kayıp düştüğü halde farkına varmadı. Yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ridâsını yerden alıp mübârek omuzlarına koydu ve �Yâ Resûlallah! Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz O, sana olan va�dini yerine getirecektir�2 dedi.

Bir müddet sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

�Müjde ey Ebû Bekir! Sana Allah�ın yardımı geldi. İşte şu Cebrâil�dir. Kum tepeleri üzerinde atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir bekliyor!�

Kur�ân-ı Azimüşşan bu vak�ayı da şöyle hatırlatır:

�Muhakkak ki, siz Bedir�de zayıf durumda iken Allah size yardım etmişti de muzaffer olmuştunuz. Öyleyse Allah�tan korkun ki, Onun yardımına şükretmiş olasınız.

�O zaman sen mü�minlere, �Rabbinizin gökten indirdiği üç bin melekle yardıma gelmesi size yetmez mi?� diyordun.�3

Rivâyet edilmiştir ki; o esnâda, benzeri görülmedik gayet şiddetli bir rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr çıktı. O da geçip gitti. Daha sonra üçüncü bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.

Bu, Cebrâil (a.s.) emrindeki 3000 meleğin gelip Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.

Melekler; başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız Cebrâil�in (a.s.) sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.

Parolaları �Yâ Mansur! Emit� olan mücahidler düşmanla kahramanca çarpışıyor, hücum ve hamleleriyle düşman saflarını yarıyorlardı.

Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.) son derece kahramanca ve cesurca müşriklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir hamlede yere seriyordu. Bu iki kahraman Sahabî müşrik ileri gelenlerinden bir çok kimseyi kılıçlarıyla öldürdüler.

Ebû Cehil�in öldürülmesi

Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehil�i öldürmek bir iftihar vesilesi olacağından, mücahidlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu. Hattâ, Ebû Cehil zannıyla Hz. Hamza müşriklerin reislerinden Mahzumoğullarından Halid bin Velid�in biraderi olan Ebû Kays İbn-i Velid�i ve Hz. Ali yine Beni Mahzumdan Abdullah İbn-i Münzir�i öldürmüşlerdi.

Ebû Cehil, yetmiş yaşında pek gözlü, korkunç yüzlü, inatçı ve mütemerrid bir İslâm düşmanı idi. �Anam beni bugün için doğurmuş� diyerek cesaretini izhar ediyor ve askerini harbe sürüyordu.

Mahzumoğulları, müşriklerden bir çok kimsenin öldürüldüğünü görünce, Ebû Cehil�in etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına olursa olsun onu koruyacaklardı.

Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Hz. Abdurrahman bin Avf, harp safında sağına soluna bakınca Ensâr gençlerinden iki delikanlıyı gördü.

Onlardan biri kendisine yaklaşarak, �Ey Amca! Sen Ebû Cehil�i tanır mısın?� diye sordu.

Abdurrahman bin Avf, �Evet tanırım. Ne yapacaksın onu?� deyince genç şöyle dedi:

�Allah�a söz verdim. Ebû Cehil�i gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya onu öldüreceğim, yahut bu uğurda şehid olacağım!�

Abdurrahman bin Avf Hazretleri gencin bu azim ve kahramanlığını hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.

Abdurrahman bin Avf, önceleri kendi kendine �Harp safında iki çocuk arasında kaldım� derken, onların bu cesurca sözlerine hayret etti.

Bu iki genç, Afra Hatunun harbe iştirâk etmiş yedi oğlundan ikisi olan Muaz ve Muavviz idiler.

O sırada Abdurrahman bin Avf�ın (r.a.) gözü müşrikler arasında dolaşıp duran ve Mahzumoğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû Cehil�e ilişti. Soran gençlere, �İşte aradığınız Ebû Cehil� dedi.

İki kahraman fedâi derhal kılıçlarını sıyırıp Ebû Cehil�in bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.

Bu iki genç gibi bir çok mücahid de Ebû Cehil�i öldürme fırsatını kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehil�e yetişmesinden önce, onu başından beri gözetleyip duran, Ensardan Muaz bin Amr bin Cemuh, o esnada bir fırsatını bulup Ebû Cehil�in ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehil�in oğlu İkrime de kılıcı ile onun elini, kolunu yaraladı. Bu kahraman Sahabî der ki:

�Elim derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu. O gün kesilen elimi arkama atıp hep çarpışıp durdum. Bana fazla zahmet verince de, ayağımla üzerine bastım, sallanan kolumu koparıp attım.�1

Muaz bin Amr bin Cemuh�un yaralanmasından sonra iki genç kardeş olan Muaz ile Muavviz de Ebû Cehil�in yanına vardılar. Üzerine hücum ederek, kılıç darbeleriyle yere serdiler. Öldü zannıyla bırakıp gittiler.

�Ebû Cehil bu ümmetin Firavun�udur�

O esnâda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, �Acaba Ebû Cehil, ne yaptı? Ne oldu? Kim gidip bir bakar� buyurarak ölüler arasında onun araştırılmasını emretti.

Mücahidler aradılar. Fakat bulamadılar.

Peygamber Efendimiz, �Arayınız! Benim onun hakkında sözüm var. Eğer siz onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine bakınız� buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

�Bir gün onunla Abdullah bin Cud�â�nın ziyafetinde bulunuyorduk. Ben, ondan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkılınca, onu ittim. İki dizi üzerine düştü. Dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, dizinden kaybolmadı!�2

Bunun üzerine Abdullah ibni Mes�ud Hazretleri Ebû Cehil�i aramaya gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, �Ebû Cehil sen misin?� dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve �Ey Allah�ın düşmanı, nihâyet Allah seni, hor ve hakir etti, gördün mü?� dedi.

Can çekiştiği halde Ebû Cehil şöyle dedi:

�Ey koyun çobanı! Pek sarp yere çıkmışsın. Bir büyük kişinin, kavim ve kabilesi tarafından öldürülmesi hemen şimdi olan bir şey değildir! Sen bugün bana zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver.�

İbni Mes�ud Hazretleri, �Nusret ve galebe, Allah ve Resûlü tarafındadır� diyerek son nefesinde onu ye�se düşürdü. Böyle her cihetten me�yus olan Ebû Cehil bir kere daha küfrünü kustu:

�Muhammed�e söyle ki, şimdiye kadar onun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!�

Bunun üzerine İbni Mes�ud Hazretleri, hemen başını kesti.

Böylece Ebû Cehil, son nefeste bile îmâna gelmedi, küfür ve dalalette ısrar edip Cehennemi boyladı.

İbni Mes�ud (r.a.), kesik başı alıp huzur-u Nebevîye getirdi.

�İşte Allah�ın düşmanı Ebû Cehil�in başı� dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, �Kuluna yardım eden, dinini üstün kılan Allah�a hamdolsun!� dedikten sonra, �Bu ümmetin firavunu işte budur� buyurdu.1

Ebû Cehil�in öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara karşı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye bin Halef de Mekke�de merhametsizce işkenceye uğrattığı Bilâl-i Habeşî (r.a.) tarafından yere serilince, Kureyş ordusu fenâ halde bozuldu. Müşrik askerleri gerisin geri kaçmaya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular. Ele geçirilenler ise esir alındılar.

Netice

Bir kaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde Peygamber Efendimizin kumandanlığını yaptığı İslâm ordusu, parlak bir muzafferiyet elde etmişti. Mücahidler 14 şehid vermişlerdi. Müşriklerden öldürdüklerinin sayısı ise 70 kadardı. Bir o kadarını da esir almışlardı. Öldürülenlerden 24 kişi müşriklerin ileri gelenlerindendi. Mücahidler, Peygamberimizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini toptan bir çukura gömdüler.

Resûl-i Ekrem, şehid olan mücahidlerin cenaze namazını da Bedir�de kıldı.

Bu parlak zaferle şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı. Müslümanların cesaretlerine bir kat daha cesaret katılmış oldu. Peygamber Efendimiz derhal iki haberci çıkararak bu şanlı zaferin bir an evvel Medine�ye duyurulmasını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.

Büyük bir hezimete uğrayan Kureyş ordusu, geride bir çok mal ve 70 esir bırakmıştı. Ganimet malları; 150 deve, 10 at, külliyetli miktarda kırmızı kadife, harp âlet ve edevâtı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.

Esirler arasında, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası oğullarından Ukayl bin Ebî Talib ve Nevfel bin Abdülmuttalib ile kerimeleri Hz. Zeyneb�in kocası Ebü�l-Âs ibni Rebi� de vardı. Yine Musab bin Umeyr�in kardeşi ve müşrik ordusunun baş bayraktarı olan Ebû Aziz ibni Umeyr de esirler arasında idi.

Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına Hz. Ömer me�mur edildi.

Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple de gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.

�Yâ Resûlallah! Ne diye uyumuyorsunuz? diye sorduklarında, �Abbas�ın inlemesi yüzünden� diye cevap verdi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin rahatsız ve müteesir olmasını istemeyen Ashab-ı Güzinden bazıları gidip Abbas�ın bağını çözdüler.

İniltinin kesildiğini gören Efendimiz, �Abbas�ın iniltisini ne diye işitmiyorum?� diye sordu.

Sahabîler, �Onun bağını çözdük� dediler.

Bunun üzerine Efendimiz, �Bütün esirlerin bağını çözünüz� buyurduktan sonra uyudu.1

Ganimetlerin dağıtılması

Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedir�den ayrılan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine�ye doğru gelirken Safrâ Boğazını geçtikten sonra, Seyer denilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganimet mallarını eşit bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.

Peygamber Efendimiz, ganimet malları arasından Ebû Cehil�in devesini Safiy (kumandanlık hakkı) olarak aldı.

Süvarilere ikişer hisse, piyadelere birer hisse verdi. İzinli olup veya vazifeli bulunup Medine�de kalan sekiz kişi ile Bedir�de şehid düşenlere de hisse ayrıldı.

Münebbih bin Haccâc�ın kılıcı Zülfikar da Peygamber Efendimizin hissesine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zülfîkârı bilâhere Hz. Ali�ye hediye etmiştir.2

Esirler hakkında ne türlü muâmele yapılacağına dâir henüz ilâhî vahiy gelmemişti. Bu sebeple onlar hakkında re�y ile karar vermek gerekiyordu.

Re�y ile, yâni görüş beyân etmek sûretiyle karara bağlanacak meselelerde ise Âshabıyla meşveret etmesi Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbest ve açıkça beyân ederdi.

Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair Peygamber Efendimiz Sahabîlerle istişârede bulundu.

Hz. Ebû Bekir, �Yâ Resûlallah!� dedi. �Bunlar bizim akrabalarımızdırlar. Benim reyim, onlardan kurtuluş fidyesi alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan alacağınız kurtuluş fidyeleri kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Allah�ın onları hidâyete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur.�

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer�e, �Ey Hattab�ın oğlu! Senin fikrin nedir?� diye sordu.

Hz. Ömer, �Yâ Resûlallah! Onlar, seni yalanladılar. Seni, memleketinden çıkardılar. Hepsinin boynunu vurdur� cevabını vererek görüşünü açıkladı.

Peygamber Efendimizin şefkat ve merhameti bu şekil bir muâmeleye rıza göstermediğinden sualini tekrarladı. Ancak, Hz. Ömer aynı fikrinde ısrar etti:

�Onlar müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı� dedi.

Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu. Sonra da kalkıp çadırına girdi. Bir müddet orada durdu.

Sahabîlerin bir kısmı Hz. Ebû Bekir�in görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz. Ömer�in fikrine iştirâk ediyordu.

Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû Bekir�e hitaben, �Ey Ebû Bekir,� dedi, �senin hâlin, Hz. İbrâhim�in hâline benzer. O, Allah�a, �Kim, bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki, Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zirâ, Sen Gafûr ve Rahîmsin� demişti.

�Ey Ebû Bekir senin hâlin, Hz. İsâ�nın haline de benzer. Hz. İsâ, Allah�a, �Eğer, onları gazaba uğratırsan, onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan Sensin� demişti.�

Sonra Hz. Ömer�e dönerek, �Ey Ömer,� dedi, �senin hâlin de, Hz. Nûh�un haline benzer. O, Allah�a, �Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma� demişti.

�Senin hâlin ey Ömer, Hz. Musâ�nın hâline de benzer. O, Allah�a, �Sen, onların mallarını mahvet! Rabbimiz yüreklerini şiddetle sık ki, onlar inletici azabı görünceye kadar îmân etmeyecekledir� demişti.�

Bu konuşmalardan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ebû Bekir�in görüşünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini emretti. Bu arada durumlarına göre, bedel olarak 3000, 2000 ve 1000 dirhem kendilerinden alınması kararlaştırılanlar da oldu. En mühimi de şu idi: Kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirler, Ensardan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tarafından kararlaştırıldı.1 Zeyd bin Sabit Hazretleri, bu suretle okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi.

Bu sayede Medine�de de okuma yazma bilenlerin sayısı çoğaldı.

İnen âyetler

Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu âyet-i kerimeler nazil oldu:

�Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe esir alıp fidye karşılığında onları serbest bırakarak düşmanın kuvvetlenmesine sebep olmak uygun düşmez. Siz dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise size âhiret sevabını nasip etmek ister. Allah�ın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.

�Eğer Allah sizi bağışlayacağını Levh-i Mahfuzda yazmış olmasaydı, aldığınız fidye yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.

�Artık ganimet olarak aldıklarınızı helâl ve temiz olarak yiyin. Allah�tan korkun. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.�1

Hz. Ömer, konu ile ilgili bir hatırayı şöyle anlatır:

�Sabahleyin Resûlullahın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû Bekir�i oturmuş ağlıyor gördüm.

�Yâ Resûlallah, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan şeyi bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de ağlayayım. Ağlanacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine katılırım� dedim.

�Resûlullah, �Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları kurtuluş fidyelerinden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın şu yakınınızdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi� buyurdu�2

Peygamberimiz mücahidlerle, esirlerden bir gün önce Medine�ye geldi.

Bir gün sonra Medine�ye gelen esirleri Ashabı arasında dağıttı ve şöyle buyurdu:

�Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.�

Esirler arasında bulunan Musab bin Umeyr�in (r.a.) kardeşi Ebû Aziz der ki:

�Esirler, Bedir�den Medine�ye getirildikleri zaman, ben de Ensardan bir âilenin yanına düşmüştüm. Resûlullah, biz esirler hakkında Müslümanlara tavsiyelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde ekmeği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de utandığımdan o ekmek parçasını veren kimseye iâde ederdim. Fakat, o yine ekmeğe dokunmadan tekrar bana verirdi.�1

Esirler arasında bulunan Peygamberimizin amcası Abbas oldukça zengin bir zattı.

Resûl-i Ekrem, �Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Âkil bin Ebî Talib ile Nevfel bin Hâris için kurtuluş fidyeni öde! Çünkü sen, servet sahibisin� dedi.

Hz. Abbas, müşriklerle Bedir�e çıkıp gelirken beraberinde asker için sarfetmek üzere 800 dirhem altın alıp getirmişti. Harp esnasında bu da elinden alınmış ve ganimet malları arasına katılmıştı.

Bunun için Peygamber Efendimize, �Bari harp esnasında elimden alınan o altınları kurtuluş fidyesi say� diye teklif etti.

Peygamberimiz, �Hayır, o bizim aleyhimizde sarfetmek için taşıdığın ve Allah�ın sonunda bize nasib ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz� buyurdu.

Hz. Abbas, �Benim ondan başka param yok! Yâ Muhamed, beni avuç açtırıp da dilendirecek misin?� dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Ey Abbas, ya o altınlar nerede kaldı?� diye sordu.

Abbas, �Hangi altınlar?� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ferman etti:

�Hani sen, Mekke�den çıkacağın gün, hanımın Ümmü Fadl�a teslim ettiğin altınlar! Onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da kimse yoktu. Sen Ümmü Fadl�a �Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet herhangi bir felâkete uğrayıp da dönemezsem, şu kadarı senin içindir! Şu kadarı Fadl içindir! Şu kadarı Abdullah içindir! Şu kadarı Ubeydullah içindir! Şu kadarı da Kusem içindir� demiştin. İşte o altınlar!�

Abbas, hayretle, �Bunu sana kim haber verdi?� diye sordu.

Peygamber Efendimiz, �Allah haber verdi� buyurdu.

Bunun üzerine Abbas, şehâdet getirerek kemâl-i îmânı kazanıp Müslüman oldu. Kurtuluş fidyesini ödedikten sonra da Mekke�ye döndü.

Hz. Abbas, Mekke�ye dönünce Müslümanlığını izhar etmeyip hep gizli tuttu. Mekke�de bulunduğu zaman zarfında müşriklerin tutum ve davranışlarını Peygamber Efendimize yazar ve Mekke�deki Müslümanlara yardım ederdi.1

Bedir esirleri arasında Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zeyneb�in kocası Ebû Âs bin Rebi� de vardı.

Hz. Zeyneb (r.a.) kocası Ebû Âs�ın kurtuluş fidyesi olmak üzere boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medine�ye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz. Zeyneb�e evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.

Resûl-i Kibriyânın bu güzide kerimesinin gerdanlığını kurtuluş fidyesi olarak göndermesi Ashab-ı Kirama fazlasıyla tesir etti.

Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve �Eğer münasip görürseniz, Zeyneb�in esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz� buyurdu.

Bunun üzerine Sahabîler Ebû�l-Âs�ı serbest bırakıp gerdanlığı da geri çevirerek Resûl-i Kibriya Efendimizin mübârek kalbini memnun ettiler.2

Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müsbet-menfî akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudî ve putperestlerin gözleri yıldı. Hattâ Yahudilerden bazıları, �Evsafını kitaplarımızda okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulmaz. Galip olacak hep odur� diyerek îmâna geldiler� Bir kısmı ise, korkularından îmân etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fesad çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.

Habeş Necaşisi de Peygamberimizin bu muzafferiyetini haber alanlar arasındaydı. O da ülkesinde bulunan muhacir Müslümanlara, �Allah, Resûlüne Bedir�de yardım etmiştir. Bundan dolayı hamdederim� diyerek memnuniyet ve sevincini izhar etti.

Medine�de Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken, Mekke�de müşrikler ise tam bir matem havasına bürünmüşlerdi�

Bedir galibiyeti ile, civardaki kabilelere de göz dağı verilmiş oldu.

Ebû Leheb�in ölümü

Ebû Leheb, Bedir�e katılmamış ve yerine Âsî bin Hişâm�ı göndererek Mekke�de kalmıştı.

Kureyş ordusu, İslâm ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mekke�ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan bin Hâris�i yanına çağırarak, �Ey kardeşimin oğlu, halkın işi nasıl oldu, bana anlat� dedi.

Ebû Süfyan bin Hâris, �Vallahi� dedi, �biz o cemaâtle karşılaşınca, bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam. Zira kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süvarî ile karşılaştık ki, onlara karşı koymak mümkün değildi!�

O sırada Hz. Abbas�ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Rafi� de orada bulunuyorlardı. Ebû Refi�, �Vallahi, o gördüğün süvârîler, melekler idi� deyince Ebû Leheb hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da üzerine çöküp dövmeye başladı.

Ümmü Fadl, gayrete geldi, �Biçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun� diyerek bir çadır direği ile Ebû Leheb�in başını yardı.

Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti.

Hemen sonra da Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Resûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.

Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, �Yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?� diye sordu.

Onlar, �Biz, onun hastalığından korkuyoruz� deyince adam, �Haydi gelin ben size yardım edeyim� dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi.

Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke�nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.1

* * *

Münafıkların Ortaya Çıkması

Peygamber Efendimiz, Medine�ye teşrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müşrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine�de daha yaygın bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.

İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bu grup münâfıklardı.

Peygamberimizin Medine�ye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine�nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl�ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.1

Fakat, Abdullah bin Übey�in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine�ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.

Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl�ün fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü.2

Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu, bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve �Medine�ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır� diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfıkûn Sûresi nazil olmuştu.

Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey�e, �Ey Ebû Hubab!1 Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için Allah�tan af dilesin� denilince şu cevabı vermişti:

�Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekatını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed�e secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!�2

Abdullah bin Übey�in, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:

Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa�d bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey�in evinin gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur�ân�dan bir parça okudu. İyi hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.

Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:

�Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!�

Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey�in bu sözlerinden dolayı son derece müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sa�d bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa�d bin Ubade Hazretleri şöyle dedi:

�Yâ Resûlallah! Sen İbni Übey�in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur�ân�ı indiren Allah�a yemin ederim ki, Allah�ın iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey�in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, İbni Übey, bundan son derece müteessir olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!�1

Münâfıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.

Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında, Abdullah bin Übey�e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yâni bin kişilik İslâm ordusunun üçte biri kadar� Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine�ye dönünce, İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine�deki Yahudîler, �Tevrât�ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!� diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâmı küçük düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla bir çok karışık ve dolaşık sorular sorarlardı.1

Bedevî diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu Kur�ân-ı Kerim�den öğreniyoruz: �Medine çevresindeki bedevîler arasında münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki, onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz��2

Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: �Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti.�3 Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimadlarını sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zâfa uğratmak gayesini güdüyorlardı.

Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siyaset ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslâm kalesini içten sarsmak sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasında hiç bir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehadet getirerek mü�min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı. Nitekim, Abdullah bin Übey�in, �Medine�ye varırsak, en şerefli ve kuvvetli olan en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır� sözünü Hz. Zeyd bin Erkam Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz İbn-i Übey�i huzuruna çağırmış ve �Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?� diye sormuştu.

Abdullah bin Übey�in cevabı aynen şu olmuştu:

�Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah�a yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd muhakkak yalancıdır!�

Kur�ân-ı Kerîm, münâfıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret eder:

�Münâfıklar sana geldiklerinde �Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah�ın Resûlüsün� dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.�1

Onlar, suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bildiriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, müsamaha ve afla mukabele ediyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey�le birlikte oturan bir kısım kimselere Kur�ân-ı Kerim�den bir parça okuyup, onlara nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamış ve, �Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme� demişti.

Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sa�d bin Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa�d: �Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet� deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) affetmişti.1

Münâfıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de �Îmân edenlere rastladıklarında �İnandık� derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla başbaşa kalınca da, �Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz� derler.�2 Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.

Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin Übey göstermiştir. Bir gün avânesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı Kiramdan bir kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, �Bakınız ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım� der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû Bekir�in elini tutar: �Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahın mağarada arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan Sıddık!� der.

Sonra Hz. Ömer�in elini tutar, �Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli, nefs ve malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!� der.

Sonra Hz. Ali�nin elini tutar: �Merhaba Resûlullahın amcazâdesi, damadı, Resûlullahtan başka bütün Benî Haşim�in Efendisi� der.

Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, �Abdullah! Allah�tan kork, münâfıklık etme! Çünkü, münâfıklar Allah�ın en şerir mahlûklarıdır� der.

Bunun üzerine İbni Übey, �Ey Ebû�l-Hasan, benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim îmânımız sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir� deyip ayrılır.

Sonra Abdullah bin Übey arkadaşlarına dönerek, �Gördünüz mü nasıl yaptım? İşte siz de bunları görünce benim gibi yapınız� der.1

Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil olmuştur.2

Münâfıklar, Müslamanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına ait bütün hususlara zahiren iştirak ederlerdi. Fakat, el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden İslâm cemaâtından tard olunmazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahili düşmanlara karşı İslâmın tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahili düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira içteki düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Hariçteki düşman ise, aksine tesanüd ve salabeti arttırır. Bu sebeple Kur�ân-ı Azimüşşan, münâfıklar üzerinde çokça durmuştur. Mü�min ve Müslamanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapılmıştır.

Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyordu ve bazı Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açıklamıyordu. Kabahatlarını da açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.

İslâmın ve Müslümanların menfaatına bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin bu tarz davranmasında göz önünde tuttuğu mühim bir husus daha vardı. O da; onların işledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması ihtimâli vardır. Fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder. Fenalığı daha da fazla yapmasına sebep olur.1

Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur�ân�ın bu hususta ortaya koyduğu, münâfıkların vasıflarından bahsedip, şahıslarını tayin etmeme tarzını tatbik ediyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi muâmelede bulunup, İslâm cemaâtı haricinde tutulmasında şu hususları göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:

1) İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâtlarından, ciddî mü�minlerin yetişmesine imkân bırakmak.

2) Onları, kalben inanmadıkları İlâhi hükümleri zahiren yaşamak suretiyle duydukları mânevi sıkıntı ile başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis mü�minler safına geçmelerini temin edebilmek.2

Münâfıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü�min ve Müslümanlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta bir çok hadise cereyan etmiştir.

Mirba� bin Kayziyy�in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud�a ordusuyla giderken bu azılı münâfık onu bostanından geçirmek istememiş ve �Yâ Muhammed! Şayet, sen bir Peygambersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz� demiş ve sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmişti: �Vallahi, bu toprağın, başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!�

Azılı münâfıkın bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, �Bırakınız onu! O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür.�

Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azılı münafık, Said bin Zeyd�den de bir darbe yer. Münâfıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misal de Tebük Harbi esnasında cereyan eder.

Bir konaklama anında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara rağmen bulunmaz. Münâfıklar derhal harekete geçerek, �Eğer, Muhammed gerçekten bir Peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi� derler.

Bu sözlerini duyan Efendimiz, �Evet, vallahi, ben ancak Allah�ın bana bildirdiğini bilebilirim. Şimdi devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve filanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın!� buyurur.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediği vadide ve târif ettiği şekilde deve bulunur.1

Peygamberimiz zamanındaki münâfıklar zümresinin göze çarpan belli başlı diğer muzır faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zaif ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apacık bir örneği, Uhud Harbi esnasında İslâm ordusunu terk etmeleridir. Baş münâfık Abdullah bin Übey�in reisliğinde İslâm ordusunu terk eden bu münâfıklar üç yüz kadar idiler. Yani İslâm ordusunun üçte biri. Münâfıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslümanların sayılarını azalttıkları gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hasıl olmuştu. Hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ı Hakkın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.1

Aynı şekilde, Hendek Harbinin en kritik anında bu münafıklar, �Bize izin ver, evlerimize gidelim. Çünkü, evlerimiz müdafaasızdır� diyerek Peygamberimize müracaât etmişlerdi.

O sırada Sa�d bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, �Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak onlar, hep böyle yaparlar?� diye konuşmuştu.

Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, münafıklar en kritik anlarda Resûlullahı ve Müslümanları zor durumda bırakmak için İslâm ordusunu terk etme yoluna gitmişlerdir.

Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaât, �Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın� diye konuşarak Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları gibi Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur�ân-ı Kerîm onların bu durumlarından şöyle bahseder:

�Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, �Bu sıcakta cihâda çıkmayın� dediler. Sen, �Cehennem ateşi daha sıcaktır� de. Keşke anlayabilselerdi!

�Bırak biraz gülsünler; sonra çok ağlayacaklar. Bu onların kendi kazandıklarının cezâsıdır.�2

Yine aynı seferde Abdullah bin Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle birlikte İslâm ordusuna katılıp Seniyyetü�l-Veda Tepesine kadar gelip orada karargâh kurduğu halde, sonradan İslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve beraberindekilerle Medine�ye döndü. Kendisine tâbi olan münâfıklar ve Yahudi müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi, mücahidlerin de cihad aşkını aklınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu: �Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslılar) savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor!

�Vallahi, onun Ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!�

Bütün bu yıkıcı, Müslamanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat tohumu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah bin Übey�i toplantılara çağırmış ve onunla istişâre etmiştir.

Onlara karşı muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde olmuştur. Ancak bu af ve mühamahalı davranışa rağmen, ihtiyatı da hiç bir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.

Benî Müstalık Gazasında, reisleri Abdullah bin Übey, Resûlullah ve Müslümanları kastederek hakaretvâri konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, �Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da İbni Übey�in boynunu vurayım� dediği zaman, Resûlullahın cevabı şu olmuştu:

�Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, �Muhammed Ashabını öldürüyor� diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?�

Bir başka rivâyette ise, Resûlullahın şu cevabı verdiği kaydedilir:

�Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!�

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir sayıda olan münâfıkların Müslümanlar arasında dahilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.

Yine Benî Müstalik seferi esnasında İbn-i Übey�in oğlu samimi Müslüman Hz. Abdullah Resûlullahın huzuruna gelip, �Yâ Resûlallah, babamı öldüreceğini haber aldım. Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak onu ben öldüreyim� diye teklifte bulunduğu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabı şu olmuştu:

�Hayır, ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz.�

Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ ölümü ânında bile, ona iyilik etmekten geri durmamıştır. Gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım Sahabîlerin itirazlarına rağmen cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin Übey�e hem de sair münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Übey�in cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münâfık, hulûs-u kalble gerçek Müslümanlar safına geçmiştir.

Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresini cemiyet içinde serbest bırakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.

Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştuklarını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, �Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz. Şunları söylediniz. Kalkın Allah�tan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum� demişti.

Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman bir korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşıyorlardı. Kur�ân-ı Kerîm onların bu durumlarını da bize haber verir:

�Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar.�1

Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân vermemek gayesine mâtuftu.

Mescid-i Dırar�ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi aslında içinde ibadet etmek için değil, İslâm cemaatının aleyhinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı planların serbestçe kurulması için inşâ etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.

Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sayesinde, onların İslâm cemaâtından koparak, müşriklerin safına iltihaklarına mani oldu. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.

* * *

Benî Kaynuka Gazâsı

Hicretin 2. senesi, Şevvâl ayı (Milâdî 624): Müslümanların Bedir Harbinden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları Medine�deki Yahudîlerin endişelerini büsbütün arttırdı. Peygamberimizle aralarında sulh anlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuk ve kışkırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efendimiz herşeye rağmen ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine müsamahalı davranıyordu. Ancak onlar hal ve hareketleriyle bu insanî muâmelelere lâyık olmadıklarını açıkça gösteriyorlardı. Şâirleri Peygamberimizi hicvediyor, Müslümanları küçük düşürücü mısralar düzüyorlardı.

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medine�de üç Yahudî kabilesi vardı: Beni Kurayza, Beni Nadr ve Benî Kaynuka. İçlerinde en çok fitne ve fesat çıkaran ve en cüretkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul olurlardı. Bu bakımdan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer Yahudî kabileleri gibi Peygamber Efendimizle anlaşmaları vardı: Müslamanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış taarruz karşısında Müslümanlarla beraber Medine�yi müdafaa edeceklerine ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine dair sözleşmişlerdi.

Ancak onlar, gözle görülür bir tarzda açık açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmeye çalışma, her vesileyle Kureyş müşrikleriyle işbirliği yapma gibi uygunsuz hareketleriyle bizzat bu anlaşmayı bozmuş oluyorlardı.

Bu arada meydana gelen çirkin bir hâdise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:

Medineli Ensardan bir zatın hanımı, yüzü örtülü olduğu halde, bir Yahudî kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer. Yahudîler kadının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta ısrar eder. Derken, Yahudînin biri, kadına hissettirmeden arkasından elbesisesinin eteğini bir diken ile beline iliştirir. Kadın ayağa kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Yahudîler eğlenerek kahkaha ile gülerler. Bu hal karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslümanla Yahudî boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman Yahudîyi öldürür. Bunu gören oradaki Yahudîler de Müslümanın üzerine çullanarak onu şehid ederler.1 Böylece Yahudîlerle Müslümanlar arasında kan dökülmüş olur.

Hâdiseye sebebiyet verenler Yahudîlerdi. Hâliyle, verdikleri sözlere aykırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı da ihlâl etmiş oluyorlardı.

Şehid edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulununca, Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahudîlerini bir araya topladı. Kendilerini İslâma davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri gerektiğini, aksi takdirde Bedir�de müşriklerin uğradıkları akibete kendilerinin de uğrayabileceklerini anlattı. Fakat dessas Yahudîler Efendimizin bu konuşmasını alaya alıp küstahça şöyle dediler:

�Ey Muhammed! Sen muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp galip gelmene aldanıp güvenme! Biz onlar gibi değiliz. Savaşmayı çok iyi biliriz. Eğer bizimle çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar olduğumuzu anlarsın.�2 Sonra da dağılıp gittiler.

Benî Kaynuka Yahudîlerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine inen âyet-i kerime, akibetlerini şöyle ilân etti:

�İnkâr edenlere de ki: Siz dünyada mağlup olacak, âhirette de Cehenneme toplanacaksınız. Ne kötü bir yataktır o!�3

Aynı hâdiseyle ilgili olarak nazil olan âyet-i kerimede ise, Peygamberimize, ahdini bozan bu Yahudîlerle çarpışmaya izin verildi:

�Eğer bir kavmin hıyânetinden endişe edersen, antlaşmayı feshettiğini onlara açıkça ve adâlet üzere bildir. Muhakkak ki Allah hâinleri sevmez.�1

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kesin kararını verdi: Benî Kaynuka Yahudîleri üzerine gidilecekti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medine�de yerine Ebû Lübâbe bin Abdi�l-Münzir�i vekil tayin etti ve beyaz sancağını da Hz. Hamza�ya vererek Kaynuka Oğulları üzerine yürüdü.

Bu Yahudîlerin kuvvetli ve sağlam kaleleri vardı. Peygamberimizin üzerlerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem onları muhasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını emir buyurdu. Elleri bağlandı.2

Abdullah bin Übey�in Peygamberimize müracaâtı

O sırada Kaynukaoğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl çıkageldi. Peygamberimizin yanına gelerek, �Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et� dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu münafığın sözlerini duymamazlıktan geldi. Bunun üzerine Abdullah bin Übey aynı sözlerini tekrarladı:

�Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!�

Peygamber Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi. Fakat, Abdullah bin Übey, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, �Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lânet etsin� buyurdu ve Kaynukaoğullarının öldürülmelerinden vazgeçip Medine�den Şam�a sürülmelerini emretti.1

Avfoğullarından Übâde bin Sâmit de öteden beri Kaynukaoğlulları Yahudîlerinin müttefiki idi. Onları bıraktırmak için Peygamber Efendimizin yanına gelmişti. Efendimizle Abdullah bin Übey arasında geçenleri görünce, �Yâ Resûlallah! Ben, Allah�ı, Peygamberini ve mü�minleri dost tuttum. Şu kâfirlerin müttefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım� diyerek Beni Kaynuka Yahudîleriyle olan müttefikliğini ve dostluğunu bıraktığını ilân etti. Bunun üzerine inen âyette şöyle buyuruldu:

�Ey îmân edenler. Yahudîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudur.2 Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak ki Allah zâlimler gürûhunu doğru yola iletmez.�3

Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı; Yahudîlerin fitne ve fesadını Medine�den uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mâni olmaktı. Medine�den sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.

Kaynukaoğullarına Medine�yi terketmeleri için tanınan süre üç gün idi. Üç gün mühlet bitince, Şam�a doğru yola çıktılar. Vadi�l-Kura�ya gelince orada bir ay oturdular.

Burada oturan Yahudîler, onların yayalarına binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî Kaynuka Yahudîleri Ezruât�a kadar gidip, oraya yerleştiler. Çok geçmeden de nesilleri kesildi.1

* * *

Sevik Gazvesi

Hicretin 2. senesi, 5. Zilhicce, Pazar günü. Kaynukaoğulları Yahudîlerinden 700 kişinin Medine�den sürgün edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Peygamberimizin bu hareketi İslâmın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir hâdiseydi. Eğer fesad şebekesi durumunda olan bu Yahudîler İslâmın merkezi Medine�de bırakılmış olsalardı, Müslümanlara bir çok hâince planlar tertipleyecekleri şüphesizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden alınmış oluyordu.

Şehrin dahilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi. Ancak, haricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Kureyş müşrikleri Bedir mağlubiyetinin ağır acısını unutamamışlardı, unutmak da istemiyorlardı. Nitekim, Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun öldürülmesiyle, Ebû Süfyan kendisini âdeta Kureyş müşriklerinin reisi makamında görmeye başlamış ve Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için harekete geçmişti. Peygamberimiz ve Müslümanlardan intikam almadıkça kadınlara yaklaşmayacağına, koku sürünmeyeceğine ve yıkanmayacağına and içmişti.1

Bu andını yerine getirmek için Ebû Süfyan, 200 kişilik bir süvari kuvvetiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir kuvvetle Müslümanlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu. Sadece yaptığı yemini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak için buraya kadar çıkıp gelmişti.

Gece vakti, henüz Medine�de ikâmet eden Yahudî kabilesi Benî Nadr reisinin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında bir çok gizli malumat aldı.

Daha sonra Medine�ye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz mevkiine kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir hurmalığı ve iki evi ateşe vererek, tarlasında işiyle meşgul Ensardan müdafaasız bir işçiyi de şehid ettiler.1

Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan, takip edilip yakalanma korkusundan beraberindekilerle birlikte sürâtle oradan uzaklaşarak Mekke�ye doğru yol aldı.

Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensar ve Muhacirlerden iki yüz kişi ile müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kimseyle karşılaşmadı. Müşriklerin sürâtle kaçıp gittiklerini öğrendi.

Müşrikler kaçarken beraberinde yiyecek olarak getirdikleri �sevik� denilen kavrulmuş buğday ununu torbalarıyla birlikte ağırlık yaptığı ve sürâtle uzaklaşmalarına mâni olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı. Mücahidler bu Sevik torbalarını topladılar. Gaza da adını buradan aldı.2

mirc indir video izle istanbul tour iSLAMi Sohbet film izle mp3 indir bebek beslenmesi bebek geliþimi Oyunlar Oyun chat sohbet tom ve jerry izle mirc